TEHLİKELİ OYUNLAR...3...
8/5/2007 · Kategori: disKONnektuS ereKTus
Hemen giyin. Çorapların yatağın altında. Pembe gömleğini giy. Kazağını geçir üstüne. Bakkaldan zarf alırsın. Yolda mesele çıkarma. Postacı sana neler yapabilir? Onu düşün, tedbirini al. Ağır ağır giyindi. Bir şey düşünmemeğe çalışarak merdivenlerden indi. Bakkaldan zarf istedi. "Buyurun üstat." Durum iyi gidiyor. "Yağmur yağacak galiba Rıza Bey." Ona Rıza Bey denince sevinir. İnsanlarla iyi geçiniyorum. Böyle söyleme, böyle düşünme; iyi şeyler düşününce biliyorsun... Mektubu postaya verdi; bir aksilik çıkmadı. Eve dönmek istemiyorum. Yollarda dolaşmak istemiyorum. Hava kapalıydı. Sonbahar gelmiş demek. Bu mevsimlerle nasıl ilgilenir insanlar? İçimin mevsimlerine de hiç uymaz şu tabiat.
Onun için tabiat çocuğu olmadım, olamadım. Mevsimlere uyamadım. Duyduğum bazı belirsiz sıkıntılardan, mevsimlerin değişmek üzere olduğunu sezerim. O sıralarda kafamı bir şeylere takmamışsam tabii. Yağmur yağacak. Hüzünlü mevsim diyorlar. Peki, nerede yerdeki yapraklar? Ağaçsız bir yoldayım, ondan . Şu adını unuttuğum kızı da yağmur yağarken ağlatmıştım. Sevgi de evime ilk defa yağmurlu bir günde gelmişti: Üstümde yeşil bir gocuk vardı. Sevgi, o sıralarda Nursel Hanım yüzünden sanatçılarla görüşüyordu.
Onlara takılsaydım, neden duvarlarınıza balık ağları asmıyorsunuz? deseydim; sanatçı işaretleriniz nerede diye sorsaydım. Sen sanki ne yaptın? diye küçümserlerdi belki beni; işte görmemişin biri bu Hikmet, diye düşünebilirlerdi. Ben de onlarla hırslanırdım, sonra hepsini yakalatırdım. Benimle yaptığınız tartışmaları kazanmakla sanki daha iyi bir ressam mı oluyorsunuz Nursel Hanım? Alaycı bir şekilde gülümsedi. Beni bir gören olsa... Sonra hepsini yakalatırdım: İnsanlarla uğraşamam. Soğukkanlılıkla hepsini ortadan kaldırabilirim, bütün delilleri ortadan yok edebilirim. İnsanlar benim için birer deneme tavşanıdır. O kız da bir tavşandı. Kahvede, oda arkadaşımla oturuyorduk ve adını şimdi unuttuğum bu kızdan bahsediyorduk. Bugün kızla buluşacağım dedim. Yarın bu şehirden ayrılmak zor unda olduğumu söyleyeceğim, dedim. Durumu iyice hesaplamıştım. Bu kızdan artık kurtulmak gerekiyordu. Benimle evlenebilirdi. Biraz da korkuyordum.
Mesele çıkar diye. Sen bir canavarsın dedi, oda arkadaşım. İnsanları kullanıyorsun. Müstehzi bir tavır takındım. Rolümü iyi oynadım. Oda arkadaşım beni anlamıyordu.Beni kimse anlamıyordu. Bu nedenle kıza daha kötü davranmağa karar verdim. Yolda giderken birden söyledim bu şehirden ayrılacağımı. Bu sözleri duyunca elbette ağladı. Bunu beklemiyordum. Birden yağmur başladı. Tenha bir yerlerde yürüyorduk. Onu daha önce hiç öpmemiştim. Yolda kimseler yoktu. Bir ağacın altında telaşla öptüm onu: Vaktim kalmamıştı. Ertesi gün gidiyordum. Odam boştu: Arkadaşıma, her ihtimale karşı evde bulunmamasını söylemiştim. Kızın dudakları ıslaktı; göz yaşından olmalıydı. Onu eve götürdüm. Yolda bir kere daha öpmüştüm, sonra beni itmişti. Eve girince hemen perdeleri kapattım. Çünkü kız, çok kalamayacaktı, bir yerlerde çalışıyordu, işine dönmesi gerekiyordu. Onu divana yatırdım. Pencerenin önünde oynayan çocukların seslerini duyuyorduk. Kalktı, perdeyi açtı. Bana aksilik etmek istiyordu. Elini tuttum. Bu temasla ikimiz de ürpermeliydik.
Olmadı. Divanın üstüne oturduk. Benim gidişimi konuştuk. Beni suçladı. Ona yazacağıma söz verdim. Oysa adresini almamıştım; bunu biliyordu. Sesini çıkarmadı. Şimdi adını bulurdum, adresini almış olsaydım. Gene divana yattık. Kollarımla onu sardım, saatime baktım, ikiye geliyordu. Elimi bacaklarına uzattım. Aylarca birlikte dolaşmıştık. Bir iki günüm daha olsaydı. Fakat biliyordum ki bu yakınlığı, gidişimin yarattığı gerginliğe borçluydum. Yarım yamalak seviştik divanda. Sonra birden fırladı, eteklerini düzeltti, perdeleri açtı, geç kaldığını söyleyerek aceleyle çıktı gitti. Divanda, uzandığım yerde kaldım. Onu bir daha görmedim. Sonra adını da unuttum. Onunla evlenseydim korkunç bir şey olurdu. Başkasıyla evlendim, gene korkunç oldu. Sevgi böyle davranmamıştı bana: Gocuğunu çıkardıktan kısa bir süre sonra kendi
isteğiyle kucağıma oturmuştu.
Göğsünde bir sıkışma hissetti. İçine bir hüzün çöktü. Mevsim insanı etkiliyor demek. Başı döndü bir elektrik direğine tutundu. Yoldan geçenlerin görünüşü iyi. Demek dünyanın durumu iyi. Ben de iyiyim. İyi deme. Yağmur başladı işte. İnsanın kazağından içeri girer, iğne gibi derisine batar. Kendimi yormadan yürüsem, bir kahveye girsem. Kahve bakımından düzenli bir şehirdir:
Her yerde bir tane bulunur. Kahvenin yaylı kapısını itti, pencerenin önündeki bir masaya oturdu. "Bana bir çay." "Beye bir çay." Burada insana iyi davranırlar, bir geleneği vardır çünkü insan kendini boşlukta hissetmez. İyi şeyler düşündüğün halde iyi şeyler olur. Kusura bakmayın, sıkıntım var. Kendimi yaşamak zorundayım. İnsanları ve tabiatı sevmeyen birine saldırmakla daha mı iyi olacaksınız?
Sevgi'nin elbiselerini kolay çıkaramamıştım; oysa kendimi soğukkanlı hissediyordum. Gene bir acele vardı işin içinde. Bazı şeyleri yaşamakta geç kalmıştık, zamankazanmak zorundaydık. Telaştan doğru dürüst sevişemedik. Aylar sonra bir düzene girebildik. Bütün oyunları kısa bir süre içinde sahneye koymak istedik. Bu endişe yüzünden heyecanlar çabuk tükendi. Biraz daha idare edebilirdik. Çayını yudumladı. Elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı bilmiyorduk. Şimdi olsaydı daha düzenli davranırdım. Doğru kapısını çalardım, ben geldim Sevgi, derdim. Ona neden giderdim? Geçen gün yolda görmüştük ya, işte ondan. Uzun süre yalnız başıma düşündüm Sevgi, buhranlarımı senden saklamak istemiyorum artık.
Bana bir çay pişir. Bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin: Yavaş yavaş soyunalım. Bir şey kaybetmek korkusuyla yaşamayalım. Ne olacak endişesine kapılmayalım. Bırakalım zaman her şeyi halletsin. Bu söz bize korkunç gelmesin. Aynı ırmağa bir kere daha girelim. Acele etme, çay kendi kendi enir. Sen gideli neler oldu bak diyerek her şeyi bir çırpıda anlatmayalım: Bu sağlık bozucu davranıştan kaçınalım. Hemen birbirimizi eksiltmeyelim. Dur ıslanmışsın, sana kuru bir şeyler vereyim, deme. Hürriyetime düşkünüm biliyorsun. Nasıl olsa kururum. Günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. İnsan kendini kaybediyor sonra.
Peki Hikmetçiğim, dedi Sevgi. İnsanlar birbirini anlamadan da sevebilir. Her ırmağa istenildiği kadar girilebilir. Tecrübe insana bir şey kazandırmaz. Çok bilen çok yanılır damlaya damlaya göl olur. Saçmalama dedi Hikmet kendi kendine. Ben küçük burjuvaları sevmiyorum Sevgi. Kapı tokmağını da tamir etmek istemiyorum. Ne olur bir marangoz çağır. Ampulü değiştirmek için de elektrikçi gelsin. Seviştikten sonra yataktan hemen kalkmayalım. Hiç kalkmazdık zaten Hikmet. İçimiz kalkmasın demek istiyorum. Çok becerikli olmalıyım: Birbirimizin kusurunu görürüz o zaman.
Zaten becerikli olacak gücüm yok Hikmet. Sen gideli çok zayıfladım. Biliyorum, yolda fark ettim seni görünce. Belki bir çocuğumuz da olur Hikmet. Çocuk mu? Evet, öyle ya: Geride bir şeyler bırakmak gerekiyor. Her şey denenmeli. Yavaş yavaş. Evet, yavaş yavaş hamile kalırsın Sevgiciğim, çocuğu karnında iki yıl taşırsın. Hızlı bir gebeliğin gerilimine dayanamayacağımı hissediyorum. Birdenbire büyük bir karınla karşılaşmakta yorum. Sancı filan da çekme olur mu? Dünyada yeteri kadar acı var zaten. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Yavaş yavaş doğur, olur mu? Çok yavaş seviştiğimiz bir günün sonunda hamile kalırsan bütün bunları başarırız belki. Çocuk da yavaş ağlasın. Yorgun yaşayalım dünyayı. Yorgun bir aşk olsun ilişkimiz. Bana iki aspirin ver, her tarafım ağrıyor. Evliliğimizin ilk günlerinde olduğu gibi fakat telaşı eksik bir yaşantı olsun: Durgun bir havuzun ılık sularına girer gibi...
Uzun ve durgun bir yaşantı için aklımızı koruyalım. Çünkü Sevgiciğim, sen de biliyorsun ki, en büyük hazinemiz aklımızdır. Geliyorum Sevgi, yağmur dinsin geliyorum. İnsanların arasına sıkışmadan geleceğim, yavaş yavaş yürüyerek geleceğim. Önce çayımı bitireceğim; sonra, sakin ve ilgisiz bir tavır takınarak garsonun yaklaşmasını, önümden bardağı kaldırmasını bekleyeceğim. Sonra, yavaş yavaş uzatacağım parayı. İnsan endişe etmezse küçük hesaplara kapılmaz. Birçok işi bir anda yapmağa çalışmazsa her an ne yapacağını unutmaz. Bütün kötülükler dalgınlıktan çıkıyor.
İnsan nerede olduğunu, ne yapmakta olduğunu her an bilmeli. Mesela ben şimdi kahvedeyim, bunu uzun uzun düşündüm, Hikmet sen kahvedesin dedim kendime, çayını içtin dedim, parasını ödeyeceksin dedim. Dışarda yağmur yağıyor, sen yağmurun dinmesini bekliyorsun. Mevsimlerden sonbahardır ve içindeki bu yavaş hüzün, sonbahar yüzündendir. İlkbahar olsaydı böyle hissetmezdin. Mevsimlerin değiştiğini gözden kaçırmamalısın, mevsimle insanları birbirine karıştırmamalısın.
Kahvede otururken Sevgi'ye gideceğini durmadan düşünüp sonra da çayın parasını verip vermediğini bilmez bir duruma düşmemelisin. Hızla kapıdan çıkıp, yürümeğe karar vermiş olduğun halde yalınayak otobüse binmemelisin. Hiç bir zaman, birdenbire kendini bilmediğin bir yerde bulmamalısın. Bütün kötülükler hazırlıklı olmamaktan doğuyor. İlerisi için çok hesap yapmamalısın. Hesap yapmağa alışmamalısın. Bütün kötülükler alışkanlıklardan doğuyor. İnsan acele etmeden kendini seyrederse, alışkanlıkların kölesi olup olmadığını görebilir.
Ben de yavaşlıktan yanayım Hikmet. Ben de yorulmamaktan yanayım. Senden yanayım. Benim sözlerimi kullanıyorsun Sevgi, ne iyi. Ben de bundan sonra dikkat ederim Sevgi: Senin nasıl konuştuğunu kulaklarımla izlerim ve senin seslerini çıkarırım. Birinci seferde aceleye geldi biliyorsun. Bunu unutalım Hikmet. Evet unutalım. Yalnız her şeyi unutmayalım. Yağmurun dinmesini beklediğimizi unutmayalım. Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları istediğimiz gibi oynayabileceğimizi unutmayalım. Dalgınlıkla yanlış kelimeler kullanmayalım; birbirimizi bu hususta her zaman uyaralım. Dikkat et, hatırlıyorsun ya, diyelim; aman elini unutma, elinden bir kaza çıkmasın. Bir de ne olur kelimelere dikkat et, yalvarırım kelimeleri unutma!
Yağmurun dinmesini bekledi. Yağmur dindikten sonra hesabı ödedi. Ağır adımlarla kahveden çıktı. Karşıya geçmeden bir süre kaldırımda yürüdü. Yolun boş olduğu bir sırada karşı kaldırıma geçti. Güneşsiz gökyüzü, havanın kokusu ve yolların gölgesizliği ona, başka bir zamanı, daha önce içinde yaşadığı başka bir şehri hatırlattı. Hatıralar, bana duyularımın var olduğunu belirtiyor; gelecek zaman da sadece endişe veriyor. Geçmişin dalgınlığına da kapılmamalı; geleceğin endişeleri artar sonra, kararlarda sarsıntılar olur. Uzun yolunu yavaş yavaş yürüdü. İşte hürriyet budur: Her köşeyi dönerken heyecanlı bir insan yüzü görülebilir. Sevgi'nin evine. Ona derim ki: Ben geldim. Ölmek üzere olan bir insan korkmamalı. Ölmek nedir? Yaşayabileceğini hayal ettiğim olayların bitmesidir ya da insanın öyle sanmasıdır.
Küçük şeylerle avunamaz mı insan? Yanımdan geçen şu kadının,birlikte yürüdüğü erkeğe bakışı gibi bir görüntüyle teselli olamaz mı? Onlarla sonuna kadar gidebilseydim, buradan nereye g rini ve birbirlerine neler söyleyeceklerini ve nasıl ayrılacaklarını ve ayrıldıktan sonra ne yapacaklarını ve gece nasıl soyunacaklarını ve nasıl yatağa gireceklerini ve kendileriyle baş başa kaldıkları zaman ne düşüneceklerini bilseydim belki bir yaşama gücü bulurdum içimde. Ayrıntılar olmadıktan sonra... Vitrinlere baktı. Vitrinlere bakanlar, sonra dönüp birbirlerine bakarlar. Vitrindaşlar. Birbirlerini beğenmezler. İnsan, kendine benzeyenden hoşlanamaz da ondan.
(D.E)
OĞUZ ATAY
TEHLİKELİ OYUNLAR

