deneme

4/1/2008 · Kategori: deNeME

denemiyorum...

TUTUNAMAYANLAR

25/5/2007 · Kategori: roMAN

Kalın bir kitap. Yedi yüz otuz altı sayfa filan. Karmakarışık ve sapsade. İnce de. Sert de... Selim Işık bizim arkadaşımız.

Bu kitabı okumayan ölsün...

 

MAVİ OKTAV DEFTERİ'NDEN

8/5/2007 · Kategori: böcekMAN

 

"İki elim aralarında kavgaya giriştiler. Okuduğum kitabı kapayıp araya girmesin diye bir yana ittiler. Sonra beni selamlayıp kavgalarına hakem tayin ettiler. Hiç zaman yitirmeksizin parmaklarını birbirlerine dolayıp masanın kenarında bir koşuşturmaca tutturdular, bir biri, bir diğeri öne geçerek masa boyunca birkaç kez gidip geldiler. Gözlerimi onlardan ayıramadım. Onlar benim ellerim olduğuna göre taraf tutmamalıydım, yanlış bir kararla başıma kim bilir ne belalar sarardım. Yani, görevim hiç kolay değildi, avuçlarımın arasındaki karanlık bölgede gözlerimden kaçmaması gereken hilelere başvuruyorlardı. Ben de çenemi masaya dayamış, gözümden tek bir şeyin kaçmaması için dikkat kesilmiştim.

 

O güne dek sol elime karşı kötü bir düşüncem olmamasına rağmen, hep sağ elimden yana olmuştum. Sol elim durumu yüzüme vurarak itiraz etseydi, bu kötüye kullanılabilir duruma derhal son verirdim. Fakat sol elimden en ufak bir sızıldanma dahi işitmedim. Örneğin sağ elim sokakta selam vermek için şapkamı kaldırırken sol elim kalçamda ürkekçe geziniyordu. Şu an sürmekte olan kavga için kötü bir hazırlık devresiydi bu. Sol elim, nasıl edeceksin de, sağ elimin yıllar içinde güçlenen baskısına dayanabileceksin? Gördüğüm şey bir kavga değil artık, bu düpedüz sol elimin idam fermanı. Şimdiden masanın sol köşesine sıkıştı sol elim. Sağ elim sürekli olarak üzerine binip duruyor. Eğer bu dehşet verici anda düşünme yeteneğimi yitirmiş olsam, o anda aklıma düşen fikri, bunların benim ellerim olduğunu, öyleyse onları bir çırpıda birbirlerinden uzaklaştırabileceğimi, acı dolu kavgalarına bir son verebileceğim fikrini uygulamaya koyulmazsam sol elim bileğimden kırılırdı, masadan aşağıya düşer kalırdı, yengisinden dolayı zafer sarhoşu olan sağ elim kendini tutamaz, beş başlı Kerbelos misali yüzüme saldırırdı.Ama şimdi birbirlerinin üzerinde , uysal yatıyorlar,sağ elim sol elimin sırtını sıvazlıyor;yansızlığını yitiren hakem, ben,bu davranışlarını başımı sallayarak onaylıyorum."

 

("Kerbelos" mit. Beş başlı canavar)

 

KAFKA

TEHLİKELİ OYUNLAR...3...

8/5/2007 · Kategori: disKONnektuS ereKTus

Hemen giyin. Çorapların yatağın altında. Pembe gömleğini giy. Kazağını  geçir üstüne. Bakkaldan zarf alırsın. Yolda mesele çıkarma. Postacı sana neler yapabilir? Onu düşün, tedbirini al. Ağır ağır giyindi. Bir şey düşünmemeğe çalışarak merdivenlerden indi. Bakkaldan zarf istedi. "Buyurun üstat." Durum iyi gidiyor. "Yağmur yağacak galiba Rıza Bey." Ona Rıza Bey denince sevinir. İnsanlarla iyi geçiniyorum. Böyle söyleme, böyle düşünme; iyi şeyler düşününce biliyorsun... Mektubu postaya verdi; bir aksilik çıkmadı. Eve dönmek istemiyorum. Yollarda dolaşmak istemiyorum. Hava kapalıydı. Sonbahar gelmiş demek. Bu mevsimlerle nasıl ilgilenir insanlar? İçimin mevsimlerine de hiç uymaz şu tabiat.

Onun için tabiat çocuğu olmadım, olamadım. Mevsimlere uyamadım. Duyduğum bazı belirsiz sıkıntılardan, mevsimlerin değişmek üzere olduğunu sezerim. O sıralarda kafamı bir şeylere takmamışsam tabii. Yağmur yağacak. Hüzünlü mevsim diyorlar. Peki, nerede yerdeki yapraklar? Ağaçsız bir yoldayım, ondan . Şu adını unuttuğum kızı da yağmur yağarken ağlatmıştım. Sevgi de evime ilk defa yağmurlu bir günde gelmişti: Üstümde yeşil bir gocuk vardı. Sevgi, o sıralarda Nursel Hanım yüzünden sanatçılarla görüşüyordu.

Onlara takılsaydım, neden duvarlarınıza balık ağları asmıyorsunuz? deseydim; sanatçı işaretleriniz nerede diye sorsaydım. Sen sanki ne yaptın? diye küçümserlerdi belki beni; işte görmemişin biri bu Hikmet, diye düşünebilirlerdi. Ben de onlarla hırslanırdım, sonra hepsini yakalatırdım. Benimle yaptığınız tartışmaları kazanmakla sanki daha iyi bir ressam mı oluyorsunuz Nursel Hanım? Alaycı bir şekilde gülümsedi. Beni bir gören olsa... Sonra hepsini yakalatırdım: İnsanlarla uğraşamam. Soğukkanlılıkla hepsini ortadan kaldırabilirim, bütün delilleri ortadan yok edebilirim. İnsanlar benim için birer deneme tavşanıdır. O kız da bir tavşandı. Kahvede, oda arkadaşımla oturuyorduk ve adını şimdi unuttuğum bu kızdan bahsediyorduk. Bugün kızla buluşacağım dedim. Yarın bu şehirden ayrılmak zor unda olduğumu söyleyeceğim, dedim. Durumu iyice hesaplamıştım. Bu kızdan artık kurtulmak gerekiyordu. Benimle evlenebilirdi. Biraz da korkuyordum.

Mesele çıkar diye. Sen bir canavarsın dedi, oda arkadaşım. İnsanları kullanıyorsun. Müstehzi bir tavır takındım. Rolümü iyi oynadım. Oda arkadaşım beni anlamıyordu.Beni kimse anlamıyordu. Bu nedenle kıza daha kötü davranmağa karar verdim. Yolda giderken birden söyledim bu şehirden ayrılacağımı. Bu sözleri duyunca elbette ağladı. Bunu beklemiyordum. Birden yağmur başladı. Tenha bir yerlerde yürüyorduk. Onu daha önce hiç öpmemiştim. Yolda kimseler yoktu. Bir ağacın altında telaşla öptüm onu: Vaktim kalmamıştı. Ertesi gün gidiyordum. Odam boştu: Arkadaşıma, her ihtimale karşı evde bulunmamasını söylemiştim. Kızın dudakları ıslaktı; göz yaşından olmalıydı. Onu eve götürdüm. Yolda bir kere daha öpmüştüm, sonra beni itmişti. Eve girince hemen perdeleri kapattım. Çünkü kız, çok kalamayacaktı, bir yerlerde çalışıyordu, işine dönmesi gerekiyordu. Onu divana yatırdım. Pencerenin önünde oynayan çocukların seslerini duyuyorduk. Kalktı, perdeyi açtı. Bana aksilik etmek istiyordu. Elini tuttum. Bu temasla ikimiz de ürpermeliydik.

Olmadı. Divanın üstüne oturduk. Benim gidişimi konuştuk. Beni suçladı. Ona yazacağıma söz verdim. Oysa adresini almamıştım; bunu biliyordu. Sesini çıkarmadı. Şimdi adını bulurdum, adresini almış olsaydım. Gene divana yattık. Kollarımla onu sardım, saatime baktım, ikiye geliyordu. Elimi bacaklarına uzattım. Aylarca birlikte dolaşmıştık. Bir iki günüm daha olsaydı. Fakat biliyordum ki bu yakınlığı, gidişimin yarattığı gerginliğe borçluydum. Yarım yamalak seviştik divanda. Sonra birden fırladı, eteklerini düzeltti, perdeleri açtı, geç kaldığını söyleyerek aceleyle çıktı gitti. Divanda, uzandığım yerde kaldım. Onu bir daha görmedim. Sonra adını da unuttum. Onunla evlenseydim korkunç bir şey olurdu. Başkasıyla evlendim, gene korkunç oldu. Sevgi böyle davranmamıştı bana: Gocuğunu çıkardıktan kısa bir süre sonra kendi
isteğiyle kucağıma oturmuştu.

Göğsünde bir sıkışma hissetti. İçine bir hüzün çöktü. Mevsim insanı  etkiliyor demek. Başı döndü bir elektrik direğine tutundu. Yoldan geçenlerin görünüşü iyi. Demek dünyanın durumu iyi. Ben de iyiyim. İyi deme. Yağmur başladı işte. İnsanın kazağından içeri girer, iğne gibi derisine batar. Kendimi yormadan yürüsem, bir kahveye girsem. Kahve bakımından düzenli bir şehirdir:

Her yerde bir tane bulunur. Kahvenin yaylı kapısını itti, pencerenin önündeki bir masaya oturdu. "Bana bir çay." "Beye bir çay." Burada insana iyi davranırlar, bir geleneği vardır çünkü insan kendini boşlukta hissetmez. İyi şeyler düşündüğün halde iyi şeyler olur. Kusura bakmayın, sıkıntım var. Kendimi yaşamak zorundayım. İnsanları ve tabiatı sevmeyen birine saldırmakla daha mı iyi olacaksınız?

Sevgi'nin elbiselerini kolay çıkaramamıştım; oysa kendimi soğukkanlı  hissediyordum. Gene bir acele vardı işin içinde. Bazı şeyleri yaşamakta geç kalmıştık, zamankazanmak zorundaydık. Telaştan doğru dürüst sevişemedik.  Aylar sonra bir düzene girebildik. Bütün oyunları kısa bir süre içinde sahneye koymak istedik. Bu endişe yüzünden heyecanlar çabuk tükendi. Biraz daha idare edebilirdik. Çayını yudumladı. Elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı bilmiyorduk. Şimdi olsaydı daha düzenli davranırdım. Doğru kapısını çalardım, ben geldim Sevgi, derdim. Ona neden giderdim? Geçen gün yolda görmüştük ya, işte ondan. Uzun süre yalnız başıma düşündüm Sevgi, buhranlarımı senden saklamak istemiyorum artık.

Bana bir çay pişir. Bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin: Yavaş yavaş soyunalım. Bir şey kaybetmek korkusuyla yaşamayalım. Ne olacak endişesine kapılmayalım. Bırakalım zaman her şeyi halletsin. Bu söz bize korkunç gelmesin. Aynı ırmağa bir kere daha girelim. Acele etme, çay kendi kendi enir. Sen gideli neler oldu bak diyerek her şeyi bir çırpıda anlatmayalım: Bu sağlık bozucu davranıştan kaçınalım. Hemen birbirimizi eksiltmeyelim. Dur ıslanmışsın, sana kuru bir şeyler vereyim, deme. Hürriyetime düşkünüm biliyorsun. Nasıl olsa kururum. Günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. İnsan kendini kaybediyor sonra.

Peki Hikmetçiğim, dedi Sevgi. İnsanlar birbirini anlamadan da  sevebilir. Her ırmağa istenildiği kadar girilebilir. Tecrübe insana bir şey kazandırmaz. Çok bilen çok yanılır damlaya damlaya göl olur. Saçmalama dedi Hikmet kendi kendine. Ben küçük burjuvaları sevmiyorum Sevgi. Kapı tokmağını da tamir etmek istemiyorum. Ne olur bir marangoz çağır. Ampulü değiştirmek için de elektrikçi gelsin. Seviştikten sonra yataktan hemen kalkmayalım. Hiç kalkmazdık zaten Hikmet. İçimiz kalkmasın demek istiyorum. Çok becerikli olmalıyım: Birbirimizin kusurunu görürüz o zaman.

Zaten becerikli olacak gücüm yok Hikmet. Sen gideli çok zayıfladım. Biliyorum, yolda fark ettim seni görünce. Belki bir çocuğumuz da olur Hikmet. Çocuk mu? Evet, öyle ya: Geride bir şeyler bırakmak gerekiyor. Her şey denenmeli. Yavaş yavaş. Evet, yavaş yavaş hamile kalırsın Sevgiciğim, çocuğu karnında iki yıl taşırsın. Hızlı bir gebeliğin gerilimine dayanamayacağımı hissediyorum. Birdenbire büyük bir karınla karşılaşmakta yorum. Sancı filan da çekme olur mu? Dünyada yeteri kadar acı var zaten. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Yavaş yavaş doğur, olur mu? Çok yavaş seviştiğimiz bir günün sonunda hamile kalırsan bütün bunları başarırız belki. Çocuk da yavaş ağlasın. Yorgun yaşayalım dünyayı. Yorgun bir aşk olsun ilişkimiz. Bana iki aspirin ver, her tarafım ağrıyor. Evliliğimizin ilk günlerinde olduğu gibi fakat telaşı eksik bir yaşantı olsun: Durgun bir havuzun ılık sularına girer gibi...

Uzun ve durgun bir yaşantı için aklımızı koruyalım. Çünkü Sevgiciğim,  sen de biliyorsun ki, en büyük hazinemiz aklımızdır. Geliyorum Sevgi, yağmur dinsin geliyorum. İnsanların arasına sıkışmadan geleceğim, yavaş yavaş yürüyerek geleceğim. Önce çayımı bitireceğim; sonra, sakin ve ilgisiz bir tavır takınarak garsonun yaklaşmasını, önümden bardağı kaldırmasını bekleyeceğim. Sonra, yavaş yavaş uzatacağım parayı. İnsan endişe etmezse küçük hesaplara kapılmaz. Birçok işi bir anda yapmağa çalışmazsa her an ne yapacağını unutmaz. Bütün kötülükler dalgınlıktan çıkıyor.

İnsan nerede olduğunu, ne yapmakta olduğunu her an bilmeli. Mesela ben şimdi kahvedeyim, bunu uzun uzun düşündüm, Hikmet sen kahvedesin dedim kendime, çayını içtin dedim, parasını ödeyeceksin dedim. Dışarda yağmur yağıyor, sen yağmurun dinmesini bekliyorsun. Mevsimlerden sonbahardır ve içindeki bu yavaş hüzün, sonbahar yüzündendir. İlkbahar olsaydı böyle hissetmezdin. Mevsimlerin değiştiğini gözden kaçırmamalısın, mevsimle insanları birbirine karıştırmamalısın.

Kahvede otururken Sevgi'ye gideceğini durmadan düşünüp sonra da çayın parasını verip vermediğini bilmez bir duruma düşmemelisin. Hızla kapıdan çıkıp, yürümeğe karar vermiş olduğun halde yalınayak otobüse binmemelisin. Hiç bir zaman, birdenbire kendini bilmediğin bir yerde bulmamalısın. Bütün kötülükler hazırlıklı olmamaktan doğuyor. İlerisi için çok hesap yapmamalısın. Hesap yapmağa alışmamalısın. Bütün kötülükler alışkanlıklardan doğuyor. İnsan acele etmeden kendini seyrederse, alışkanlıkların kölesi olup olmadığını görebilir.

Ben de yavaşlıktan yanayım Hikmet. Ben de yorulmamaktan yanayım. Senden yanayım. Benim sözlerimi kullanıyorsun Sevgi, ne iyi. Ben de bundan sonra dikkat ederim Sevgi: Senin nasıl konuştuğunu kulaklarımla izlerim ve senin seslerini çıkarırım. Birinci seferde aceleye geldi biliyorsun. Bunu unutalım Hikmet. Evet unutalım. Yalnız her şeyi unutmayalım. Yağmurun dinmesini beklediğimizi unutmayalım. Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları istediğimiz gibi oynayabileceğimizi unutmayalım. Dalgınlıkla yanlış kelimeler kullanmayalım; birbirimizi bu hususta her zaman uyaralım. Dikkat et, hatırlıyorsun ya, diyelim; aman elini unutma, elinden bir kaza çıkmasın. Bir de ne olur kelimelere dikkat et, yalvarırım kelimeleri unutma!

Yağmurun dinmesini bekledi. Yağmur dindikten sonra hesabı ödedi. Ağır adımlarla kahveden çıktı. Karşıya geçmeden bir süre kaldırımda yürüdü. Yolun boş olduğu bir sırada karşı kaldırıma geçti. Güneşsiz gökyüzü, havanın kokusu ve yolların gölgesizliği ona, başka bir zamanı, daha önce içinde yaşadığı başka bir şehri hatırlattı. Hatıralar, bana duyularımın var olduğunu belirtiyor; gelecek zaman da sadece endişe veriyor. Geçmişin dalgınlığına da kapılmamalı; geleceğin endişeleri artar sonra, kararlarda sarsıntılar olur. Uzun yolunu yavaş yavaş yürüdü. İşte hürriyet budur: Her köşeyi dönerken heyecanlı bir insan yüzü görülebilir. Sevgi'nin evine. Ona derim ki: Ben geldim. Ölmek üzere olan bir insan korkmamalı. Ölmek nedir? Yaşayabileceğini hayal ettiğim olayların bitmesidir ya da insanın öyle sanmasıdır.

Küçük şeylerle avunamaz mı insan? Yanımdan geçen şu kadının,birlikte yürüdüğü erkeğe bakışı gibi bir görüntüyle teselli olamaz mı? Onlarla sonuna kadar gidebilseydim, buradan nereye g rini ve birbirlerine neler söyleyeceklerini ve nasıl ayrılacaklarını ve ayrıldıktan sonra ne yapacaklarını ve gece nasıl soyunacaklarını ve nasıl yatağa gireceklerini ve kendileriyle baş başa kaldıkları zaman ne düşüneceklerini bilseydim belki bir yaşama gücü bulurdum içimde. Ayrıntılar olmadıktan sonra... Vitrinlere baktı. Vitrinlere bakanlar, sonra dönüp birbirlerine bakarlar. Vitrindaşlar. Birbirlerini beğenmezler. İnsan, kendine benzeyenden hoşlanamaz da ondan.

(D.E)
OĞUZ ATAY

TEHLİKELİ OYUNLAR

GÜRAY SÜNGÜ'NÜN ROMANLARI

1/5/2007 · Kategori: eLEŞtiri

Güray Süngü 1998 yılında kısa öykü ile başladığı yazı serüvenine 2006 yılı içinde yayınladığı iki romanıyla devam etti. Romanlarından ilki haziran ayı içinde Pencereden ismiyle, ikincisi ise kasım sonunda Dördüncü Tekil Şahıs ismiyle yayınlandı. Genel bir bakışla yayınlanan bu iki romana baktığımızda son dönem genç yazarların sıklıkla düştükleri aynı ya da benzer karakterleri veya hayatları farklı romanlarda anlatan yazar profilinin dışında bir görüntüyle karşılaştığımızı söyleyebilirim. Yaşından beklenmeyen yazınsal olgunluğunun bir edebiyat geleneğinden geliyor olmasıyla ilişkilendirilebilir olduğunu düşünüyorum.

Güray Süngü üsluba ve kurguya önem veren bir yazar izlenimi uyandırıyor, öyle ki her iki romanı da ele alırsak yapılan kurgu gereği oluşmuş-oluşturulmuş bir üslup ve biçemle karşılaşıyoruz. Pencereden’in karakteri Ayhan, alabildiğine ince, yemek yiyeceği lokantanın önünden iki defa geçip içeriye bakan, olası aksaklıkları mahcubiyetleri ortadan kaldıracak sadeliği arzu edip, dikkat çekmemeye alabildiğine dikkat eden içe dönük bir adamken, deyim yerindeyse garsonu çağırmaktan bile imtina edecek bir karakterken; Dördüncü Tekil Şahıs’ın baş kişisi Mustafa, karşısındaki insanların değerlerini alt üst etmekten bile çekinmeden aklından geçenleri fütursuzca söyleyen, insanları, duyguları küçümseyen, kendisini evrenin ulaşılmaz bir yerine çekmiş görüntüsü veren, dışa dönük bir karakter. Ayhan sanki eksiklikleri nedeniyle hayattan uzak, Mustafa ise sahip olduklarının bir yük derecesinde fazlalıklarıyla yaşamın hıncını çevresindekilerden ve kendisinden alarak her durumda hayatın ta içinde.

Pencereden üçüncü tekil kişi ile dışarıdan anlatılan bir karakter, hayatı tamamen yatılı okullarda geçmiş, ailesi de dâhil herkese yabancılaşmış ve kendisini toplumun dışında bulmuş bir adam. Kocamustafapaşa’da ne geniş ne de dar sayılabilecek bir sokakta, büyük bir evde yalnız yaşıyor. Sokaktaki bakkal Nusret Efendi ile ilişkisinden, komşusu Arzu Hanım, çamaşırhanede tanıştığı Zeynep, bardaki Nermin’e kadar çevresindeki herkese davranışında ruh haline bağlı olmayan tam bir tutarlılık hâkim. Herkese aynı mesafede duran, çünkü herkesten kendince aynı uzaklıkta olan bir adam Ayhan. Sahildeki çay bahçesinin garsonu ile babası arasında bir fark yok.

Her sabah yıkanıyor, traş oluyor, elbisesini giyiyor ve öyle çıkıyor dışarıya. İşi yok, radyo dinliyor, evindeki boş odanın duvarlarına gazetelerden kestiği intihar edip de ölmemiş insanların haberlerini asıyor ve hayatta kalmayı başarabilenleri bulmaya çalışarak kendisine bir dünya kurmaya çabalıyor. Bu sırada geriye dönüşler ve ince kurgu anlayışı ile Güray Süngü Ayhan’ın çocukluğundan itibaren geçmişini açıyor okuyucunun gözüne, böylelikle Ayhan’ın arayışı da kitabın sonlarına yakın anlam kazanıyor. Kaybolmuş bir gencin aşkı algılayışı ve yaşamın hangi evreden sonra artık mutluluğu dahi öteleyen bir yabancılığa insanı sürüklediğini anlamak için, Pencereden’in çarpıcı finaliyle karşılaşmak yeterli olacaktır kanaatimce. Ama bir intihar izleği olmadığını da belirtmek gerekir diye –çünkü bu ciddi bir yanılgıya sebep olacaktır- bu finalin intiharla alakası olmadığını ifade etmeliyim. Bilinir ki intihar reddir, hayal kırıklığı ve ardından vazgeçiş ise aslında kabulleniş. Bu itibarla bir daha Pencereden atlamayacaktır Ayhan. Daha doğal, daha hayatın içinden bir sonla baş başa kalıyor okuyucu finalde.

Dördüncü Tekil Şahıs ise tamamen birinci ağızdan ve çoğunlukla bilinç akımı ve alıntılanan iç monolog tekniğiyle yazılmış bir roman. Cüret sahibi, kibirli ama çok zeki ve sırlarla dolu bir karakter olan Mustafa’nın etrafında, onun gözünden gelişiyor bu beşyüz sayfalık roman. Büyük bir evde babasıyla birlikte yaşayan Mustafa’nın iç çelişkileri ve garipliklerle yaşadığı aşkına ve ilişkisine, bunun yanında da hayatı algılayışına ısınmaya çalışıyorken daha ilk bölüm sonunda Mustafa’nın intiharı ile karşılaşıyor okuyucu. Ama bir şahit huzurunda ve o şahitin yüzüne dokunmasını isteyerek. Kitabın kaburgasını oluşturuyor gibi görünen bu izleğin zaman içinde açılmaya başlamasıyla Mustafa’nın sırlarla dolu yaşamı da derinlik kazanıyor ve kaburga sandığımız şeyin Mustafa’nın hayatındaki ayrıntılardan sadece bir tanesi olduğunu anlıyoruz sayfalar ilerledikçe. Finalde ise bize sırrını açıklıyor Mustafa, ama bunu öyle bir şekilde yapıyor ki, romanı okurken Mustafa’yı içinizde biriktirmediyseniz, sayfalar arasında geriye dönmek ya da kitabı salim kafayla tekrar okumak ihtiyacı duyuyorsunuz. Zaten ben de bu hissi yaşamaktan sizi alıkoymamak için kurguya dair pek bir şey söylemek istemiyorum. Dikkati çekmek istediğim hususlar kurguya pek ilişmeden Hüseyin-Salih değişimindeki vicdan unsurunun keşfi, Mustafa’nın kirlerle temizlenme, arınma iştiyakı ve oldukça ironik olduğunu düşündüğüm Deniz’in ressamlığı olabilir. Ve tabi ki aşk üzerine çeşitlemeler. Güray Süngü’nün Mustafa’ya söylettiklerinde hayata dair derin bir sorgulamanın, bildiğimiz tüm kavramlara cüretkar bir yüklenişin olduğunu da eklemeliyim. Anlam üzerine kurgulanmış başarılı ve sarsıcı bir roman Dördüncü Tekil Şahıs. 

Her iki romanın da ortak özelliği, dile gösterilen özen ve incelikle kurgulanmış olmaları. Pencereden biraz daha uzun ve ayrıntılı, dördüncü tekil şahıs ise daha az karmaşık olabilirdi belki ama roman bütünlüğü açısından baktığımızda belki de bunlar eksiklik olarak değil de ne söylemek istediğini bilen bir yazarın bilinçli tercihleri olarak değerlendirmeli. Söz muhatabını bulur savından hareketle ben şahsım adına her iki romanın da kendi okuyucusuna vaat ettiğini fazlasıyla vereceğini düşünüyorum.

A.Samet Dindar

DUMAN SURATLI ADAM

1/5/2007 · Kategori: oXan

“Bu kenti sevmemim nedeni, benim onu sevmemde yatıyor” demişti, kayıkçının biri. Ben bir kenti sevemedim, kemdimi sevdim veya aldatıyorum kendimi, kendimden kendimsizleşmiyorum, sadece kendime kendim gibi davranmıyorum. Kendi kendine, kendimden kendimsizleşmeyi kendime yediremem. Kendim gibi olmalıyım. Kendime kızmıyorum. Kendinden oluyor böyle şeyler. Kendimdeyim. Evet, kendimdeyim. Kendimsiz kendimi değil de, kendimdeki kendimi seviyorum.  Belki de kendimsizleşiyorum, kendimden uzaklaşıyorum. Bilmiyorum. Seçemiyorum. Kendimi özlüyorum...

            Üşüyordum. Köşe başındaki pastanenin beş adım ilerisinde durmuşum. O an her şey yabancı gelmiş zihnime. Sol elimde Milan Kundera’nın Kimlik adlı kitabı varmış ona bakıyormuşum, kitap ters duruyormuş. Sağ elim çenemdeymiş. Sol elimde serbest bir şekilde sol bacağımın yanındaymış. Kitap neredeymiş? Ara sıra başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyormuşum. Otobüsten görülenler bu kadarmış. Aslında kısa bir geçiş esnasında; insanların fazla dikkatli olmadıklarını da buna eklersek, benim duruşumun fark edilmesi biraz imkansız sayılırdı. Şu an imkansız değil sanırım. Aslında hatırlamıyorum. Size saçma gelebilir. Size saçma geldiği veya size nasıl göründüğü de umurumda değil. Evet her şey yabancıydı ve üşümüyordum, ayaklarımda sızı vardı. Sadece sızı...

 

            Kendimi bulduğumda bir odanın içinde uzanmış tavana bakıyordum. Yanı başımda duran adamlar sigaralarını pencereye doğru üfleyip yerde yatan bedenim hakkında atıp tutuyorlardı. Anlamalarını beklemiyordum, anlamsızlıklarını anlamaya çalışmıyordum. Beni anlamalarının yerine sadece bana anlam katmamalarını ve kendilerinin beni anlamaya çalışmadan, bana anlamsız anlamsız bakmalarını istiyordum. Herkesin anlaması alışıla gelmiş bir şey olmasa gerek. Beni anlamamanıza sevindim...

 

- Uyuması doğru mu?

- Bilmem, kaldırsak mı acaba?

- Biraz daha uyusun...

 

Uyumuyordum veya uyuyordum da düş mü görüyordum. Hatırlamak kadar basit olan bir eylemi o an gerçekleştiremiyordum. Uykulu muydum? Duruyor muydum? Gülüyor muydum? Uzanmış mıydım? Ayakta mıydım? Ciddi miydim? Neydim! Kalkmanın ve yürümenin sükunetini beynimle eşleştirip kendimi odadan dışarı attım. İçeride yatan bendim ama aynı anda odanın dışındaydım. Kendimin de dışındaydım. Uzakta, uzaklarda bir yerlerdeydim.

Gereksinimlerimin getirdiği gerekliliklerden kaynaklanarak kendimi gerekliymişim gibi hissediyordum. Böyle hissetmek hoşuma gidiyordu. Suskunluk, sinsice gülümsemeler. Başın öne eğilmesi. Derin nefes alarak sade, kadife bir ses tonu seçilerek, konuşmanın derinlere inmesi, derinlere indikçe karşındakinin surat ifadesinin birden anlamsızlığa dönüşmesi ve benim buna tanıklık etmem, tanıklık sırasındaki yüzümün bana gülümsemesi... Kibir. 

Gereksinimlerimin getirdiği gerekliliklerden bir şey kaynaklanmayarak kendimi gerekliymişim gibi değil de, gereksizmişim gibi de hissetmiyorum. Kendimi, kendimden mi saklıyorum? Olasılık. Endişelerim var. Endişelerimin kendimden saklanması ile ilişkisi olduğunu sanmıyorum. İlişkinin olması için iki sıfat olur veya nesne veya adı her neyse. Ben öyle olduğunu hissetmiyorum. Beyin uyarıcılarım, buna olanak vermiyor. Hayır, sorun olduğunu sanmıyorum. Sanmıyoruz!

Yalnız değilken, yalnız kalmak istemenin, yalnızlığın sükunetini içine çekmenin, bu çekim esnasında gözümü kapatmanın, gözümü kapattığım an düşüncelerimi, karanlık gözlerimin önüne getirmenin ve bunun hazzına vararak gözlerimi ve iç çekintilerime ara vermeden devam etmenin, hoşnutluğu içinde ciğerlerimi patlayıncaya ve gözlerim kör oluncaya kadar bu tablonun bozulmaması için kendime yalvarışımın bir sebebi vardı veya yoktu. Belki o an öyle olmasını arzu ettim. Arzu etmek? Hoşuma gitmedi. Hoşumuza gidemedi. Belki de eksikliklerim vardı. Hoşlanmakla alakalı olan eksiklikler. Bu hoşuma gitti. Öyleyse hoşlanıyorum demek. Hoşumuza gitmeyen neydi? Arzu? Yanlış. Eksiklik? Kati...

 

Gözlerini kapattı. Gözleri kapalıyken müziğin sesini açtı biraz, “Violin Solo neyse ne...”  Başını öne eğip, konuşmadan ve gözlerini açmadan hafifçe başını sallamaya başladı. Elleri dizinin üstündeydi, avuçlarının arasında çay kaşığı vardı. Küçük bir çiçek gibi, özenle tutuyordu elinde. Kendini sıkıyordu. Müziğin verdiği bir haz olsa gerek. Kemanlar coşmuştu. Kayıp gibiydi. Belki de tuhaf. Elinde tuttuğu kaşık. Durması. Hatırlamayışı. Başını koltuğa yasladı, sol eliyle kaşığı hafifçe büktü. Belki de bükülen kendisiydi... Yerimden kalkıp iyi olup olmadığını sormak istedim. Sadece bir istekdi bu. Duracak mıydı yine? Yoksa durmayıp ağlayacak mıydı. Unutacak mıydı?...

 

Gözlerimi açtım. Karanlıktı. Zihnimdeki ben susmuştu. Ben de susmuştum. Sesler uzaklaşıyordu. Kendim? Kendime dokundum. Dokunduğum kendim miydim? Hissedemedim o an. Aynanın karşısında, duman suratlı adama bakındım uzun uzun. Uzun uzun baktım. Uzun uzun bakıştık. İçime ulaşıyordum. Derinlere, derinliklerin içindeki derinlere inmiştim. “Ummak gereksiz bir iyimserlik beklide.” İndiğim derinliklerden çıkabileceğime ihtimal vermiyorum...

 

Şu an... şu an kendimden korkuyorum...                     

           

 

                                                                                              Özkan KAYA

YAPIN...

1/5/2007 · Kategori: zIRVAlama

HÜKÜMET DERHAL İSTİFA ETSİN.

MİTİNGLERDE KONUŞAN O YAKIŞIKLI ADAM BAŞBAKAN OLSUN.

(TELEVİZYONCU OLAN)

CUMBABAYI HALK SEÇSİN.

CUMBABAYI SEÇECEK HALKI KÖŞE YAZARLARI BELİRLESİN.

BİZİ DAHA İYİ TEMSİL EDECEĞİ İÇİN UZUN BACAKLI BİR MANKENİMİZİ DE FÖRST LEYDİ OLARAK GÖRMEK İSTEYEBİLİRİZ, AMA BU KONUDA HENÜZ TAM KARAR VERMEDİK, ÜZERİNDE DÜŞÜNÜYORUZ.

(FÖRST LEYDİ ÖNEMLİ BİŞEY)

REJİMİ TEHLİKEYE SOKACAK BAŞKA ŞEYLER VAR MI BAKILSIN.

(MİSAL DEMOKRASİ, ANAYASA, SEÇİM, SİSTEM, HALK, CART, CURT)

GEREKSİZYAZARLAR BİRLİĞİ

 

 

DARBEDAR ÜLKENİN KAVALCISI

1/5/2007 · Kategori: zIRVAlama

Biz sivil siyasetten yanayız ama onlar da kaşındılar kardeşim ne demek? İyi oldu dersem demokratik leştiremediklerimizden olduğum anlaşılacak bu yüzden kötü oldu diyorum, demek.

gereksizyazarlar birliği...

TÖRER BAMBOSU PATLAKA

13/4/2007 · Kategori: sİİr

 

.....

Bana kolpa malzemeden putlar yontma bebeğim
Sezen Aksu’dan mesela, Kanarya’dan, Tanrı’dan
Allah’tan demiyorum, çarpılmış gibi korkma!
Kork putların ellerinde patlamasından!

......

 

AH MUHSİN ÜNLÜ

(GİDİYORUM BU)

 

(Bu şiirin öncesini ve devamını okumak istiyorsanız Ah Muhsin Ünlü müstearına sahip şairin Gidiyorum Bu isimli şiir kitabını almalısınız demiştik ama bu şiir o kitapta yok. Diğer şiirlerini okumak için o kitabı almak da yeterince akıllıca bir hareket olacaktır. Biz sizin en azından şiir konusunda beleşçilik yapmayacağınıza inanıyoruz.)

gereksizyazarlar birliği

KANUN ÖNÜNDE

13/4/2007 · Kategori: böcekMAN

Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir, kanundan içeri girmek ister. Ama kapıcı, kendisini şimdilik içeri koyveremeyeceğini söyler. Adam düşünüp taşınır, ileride girip giremeyeceğini sorar: 'Belki', der kapıcı 'ama şimdi giremezsin.' Kapı her zamanki gibi açık durduğundan ve Kapıcı o sırada kenara çekildiğinden adam eğilir ve kapıdan içeri bakmak ister. Bunu fark eden Kapıcı gülerek der ki: 'Madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım. Ancak unutma ki, ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da yalnızca en küçüğüyüm. Ama her salon başında bir başka kapıcı vardır, biri de ötekinden güçlüdür. Daha üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam.' Taşralı adam böylesi güçlüklerle karşılaşacağını ummamıştır. Nihayet 'kanun kapısı herkese ve her vakit açık bulunması gerekir', diye düşünür. Ama üzerindeki kürk paltoyla Kapıcı'yı daha bir dikkatle süzüp onun iri ve sivri burnunu, uzun ve seyrek kara tatar sakalını görünce, en iyisi giriş iznini koparıncaya kadar beklemeye karar verir. Kapıcı bir tabure uzatır adama ve onu kapının yanıbaşına oturtur. Günler ve aylar boyu burada oturur adam. Pek çok kez içeri koyverilsin diye uğraşır, yalvarıp yakarmalarıyla usandırır Kapıcı'yı. Kapıcı, adamı sık sık küçük çapta sorgulamalardan geçirir; ona yeri yurdu ve daha başka konularda sorular sorar, ama büyük kişilerinki gibi bir kayıtsızlıkla sorulan sorulan sorulardır bunlar ve her sorgulamanın sonunda Kapıcı, adama henüz kendisini içeri koyveremeyeceğini yeniden açıklar. Bu yolculuğa koyulurken yanına bir sürü şey alan adam, Kapıcı'yı rüşvetle kandıracağım diye, pek değerli olmalarına bakmayarak bunların tümünü çıkarır elden. Hani Kapıcı verilenlerin hepsini alır, ama bir yandan da: ' Bunları alıyorum ki, bak şu yola da başvuracaktım, unuttum sanmayasın' der. Taşralı Adam yıllar yılı, neredeyse aralıksız, gözetler durur Kapıcı'yı. Öteki kapıcıları unutur da bu ilk kapıcıyı kanundan içeri girmesine tek engel gibi görür. Onu karşısına çıkaran uğursuz rastlantıya ilk yıllar yüksek sesle lanetler savurur; derken yaşlanır giderek, kendi kendine homurdanıp söylenir. Zamanla çocuklaşır ve yıllar yılı Kapıcı'ya bakıp dururken, onun paltosunun kürk yakasındaki pireleri de keşfettiğinden, pirelere bile kendisine yardım etmeleri, Kapıcı'nın gönlünü yapmaları için dil döker. Sonunda gözlerinin feri zayıflar; çevresinin gerçekten mi karanlığa gömüldüğünü, yoksa sadece gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez olur. Ama buna karşılık bir parıltı fark eder karanlıkta; öylesine bir parıltı ki, bütün görkemiyle kanun kapısından dışarı vurmaktadır. Artık pek bir ömrü kalmamıştır adamın. Ölmeden önce, kapı önünde geçen bütün zaman içindeki yaşantıları kafasında toplanıp şimdiye kadar Kapıcı'ya sormadığı bir soruya dönüşür. Giderek taşlaşa vücuduyla doğrulup kalkamadığından, Kapıcı'ya el eder. Aradaki boy farkı zamanla Taşralı Adam aleyhine bir hayli değiştiğinden, adama doğru iyice eğilmek zorunda kalır Kapıcı: 'Hala nedir öğrenmek istediğin bakalım? ' diye sorar. 'Amma da açgözlüymüşsün!' der. Adam bunun üzerine: ' Benim bildiğim herkes kanuna varmak için çaba harcar. Peki, nasıl oluyor da, bunca yıl benden başkası girmek istemedi bu kapıdan?' diye sorar. Kapıcı, adamın artık son anlarını yaşadığını görür. Onun gittikçe sağırlaşan kulaklarına sesini işittirebilmek için var gücüyle haykırır: 'Bu kapıdan senden başkası giremezdi, çünkü yalnız senin içindi kapı. Gideyim de kapayayım artık.'

KAFKA

« Önceki :: Sonraki »