güray süngü'yle roman ve öykü üzerine-ABDULLAH HARMANCI

2/11/2008 ·

*Uzun süre dergilerde öykü yayınlayıp ardından iki roman yayınladığın için, doğrusu benim aklım biraz karıştı. Sen önce hangisine yöneldin? Neden öykülerini kitaplaştırmada ağırdan aldın? Yoksa eşzamanlı bir yolculuk muydu bu? Şunu da mutlaka belirtmem gerek: Öykülerini okuduktan sonra, roman yazmış olman bana çok doğal geldi. Öykülerin “kısa öykü”nün sınırlarını zorlayan metinler…

Önce öykü yazmaya başladım diyebilirim ama roman yazmak aklımdaydı ve daha ilk öykülerimin akabinde bir roman yazmaya da başladım. Denemeydi tabi bir açıdan, ama fena bir roman da sayılmazdı. On yılı geçti. O zamanlar tükenmez kalemle ciltli defterlere yazıyordum ve dizgi aşamasında kayboldu ilk romanım. Ama kendimi tanımlamam gerekirse… Bilmiyorum, roman yazmalıymışım gibi geliyor bana. Öykü de yazıyorum ama bir yılın belki on ayını romana, iki ayını öyküye ayırıyorum toplam süre olarak. Roman sürekli kafamda, en başından en sonuna dek kurgulanması, yazılması bütün bu süreç meşgul edici ve yorucu. Öykü de sürekli kafamda ama başlayıp bitirmesi daha kısa bir zamana tekabül ediyor. Aklıma geliyor kurgusu, şöyle bir şey olsun der gibi geliyor, yazmazsam olmayacakmış gibi geliyor, ama bir süre sonra yazılıp bitince ben yine romanla başbaşa kalıyorum. Birisi diğerinin içinde sanki. Mesela 99 dan beri üzerinde çalıştığım bir romanım var tamamlanmış vaziyette şu anda, ama hala üzerinde çalışıyorum. Yazması yedi yıl filan sürdü, arada başka romanlar yazdım, öyküler yazdım, ama şu bitsin de yayınlansın diye hiç acele etmedim. Sabır ruhumda var galiba. Bu sabrımın farkına vardığımdan beri kendimi daha bir romancı gibi hissediyorum. Ama bu, öyküyü üvey kılmak gibi bir şey değil. Ayrı değil bana göre. İkisi de yazmak, söylenecek söze göre, söz kendisi seçiyor öykü mü roman mı olacağını. Öyküleri kitaplaştırmama meselesi de sabırla alakalı belki. Bir de yayınlanacak ilk kitabımın roman olmasını tercih ettim, yıllarca sadece bu vardı kafamda. Ayrıca yayınlanan ilk kitabımın dördüncü tekil şahıs olmasını isterdim, ama yayıncılar kalın kitaplardan ürküyor galiba. Önce pencereden yayınlandı.

*Aslında bu söyleşiyi yapan ben, seni tanımıyorum. “Sanal âlemde” tanıştık. Sanal âlemde fikir alışverişimizi sürdürüyoruz. Aslında kimse kimseyi tanımıyor. Herkes kendi kavanozunda yaşıyor. Edebiyat dünyasının aktörleri de, diğer insanlar gibi, bilgisayarlarına gömülmüş durumdalar. Herkes isimlerini dergi sayfalarında görüyor. Ya da “msn penceresi”nin içinde. İşte bu sebeple Güray Süngü’nün “kim” olduğunu sormak zorunda hissediyorum kendimi. Nüfus kağıdı bilgileri de dahil olmak üzere, Güray Süngü’yü yakından tanımak istiyoruz…

İnsanın kendisini anlatmasını, kendisinden bahsetmesini yadırgayan insanlardanım. İstanbulda doğdum, Kadırgada. Sur içinde büyüdüm. Üniversiteyi Bursada okudum. İlk öyküm doksan sekiz’de yayınlandı. O zamanlar bir öyküm yayınlandığında bütün dünyanın bana selam duracağını sanırdım. Sonra işlerin öyle yürümediğini öğrendim ve hayattan daha ciddi şeyler ummaya başladım. Hayatı benim gibi algılayan insanlar için yazıyorum. Başka bir muhatap gözetmiyorum. Olmak istediğim kişiye beni yaklaştırdığını düşündüğüm için yazıyorum. Hayatı en az kayıpla atlatmak gibi bir amacım var eğer bir amaçtan bahsetmem gerekirse. Kayıptan ne anladığım genel olarak romanlarımın ve öykülerimin teması. Yayınlanmış iki romanım var, ilki pencereden ve aslında benim yazdığım dördüncü roman, ikincisi dördüncü tekil şahıs ki yazdığım ikinci roman. İlk romanımda kendimi anlatmıştım ve kayboldu, ben de bir daha kendimden bahsetmeme kararı almış oldum kendiliğinden. Üçüncü yazdığım romandan az önce bahsetmiştim, onu şimdilik yayınlama düşüncem yok, üzerinde çalışacağım. Beşinci yazdığım roman şu an yayına hazırlanıyor, birkaç ay içinde yayınlanır sanıyorum. Biraz karışık oldu belki ama durum bu.   

 

 

*Hakkında yazılan yazılarda eserlerindeki “biçim işçiliğine” dikkat çekiliyor. Biçimle özün çok başarılı bir şekilde kaynaştırıldığı söyleniyor. Romanların için söylenen bu yargılar öykülerin için de geçerli. Bir yazar bu durumu “…yazınsal olgunluğunun bir edebiyat geleneğinden geliyor olmasıyla ilişkilendirilebilir olduğunu düşünüyorum.” diye açıklıyor. Bütün bu yorumlar için sen ne diyorsun? İçerikten ziyade biçimi önemsiyor olduğun söylenebilir mi?

Biçim, öz, üslup, kurgu, yazıya dair ne varsa hepsi bir bütünü oluşturmak için. Ben anlamı önemsiyorum, yazmayı önemsiyorum ve sözün değerli olduğunu düşünüyorum. Değerli olduğunu düşündüğüm bir söz söyleyeceğim zaman o sesin niteliğine ve özelliğine göre diğer tüm yazınsal unsurlar bir açıdan kendi kendine oluşuyor çünkü her unsur diğerini kaçınılmaz kılıyor. Öte yandan biçimin, özü hakiki kılan bir değere sahip olduğu muhakkak, ama burada sadece sezgiden bahsedebilirim. Söyleyecek sözü olan, o sözü ne şekilde söyleyeceğini de bilir. Bilmiyorsa orada bir sorun vardır. Bu da yazarlığın çileli kısmı olduğu kadar yazarlığa delil de olan kısmı sanırım zira yalnızca güzel cümle kurmak olmasa gerek yazmak. Ama tüm bunlara rağmen bir sıralama yapmam gerekse önceliğim üslup ardından da kurgu olur. Neden böyle? Benim baktığım yerden, üslup muhatabımı belirliyor, kurguyu da belirlenen muhatabım için yapıyorum. Yani bana bir üstad değil tabi ama bir okuyucum dese ki; kurgunuz harika ama üslubunuz beni cezbetmedi. Sizin için değildi zaten derim sanırım.

 

 

 

*Gördüğüm kadarıyla, Güray Süngü’de başat temalardan biri, kendini daha çok şizofreni ile dışlaştıran “anormal”lik… Delirme, tuhaflaşma… Bu, modern dünyaya karşı koymanın bir yolu mu?

-Aksine bu benim yazılarımda modern dünyanın sonucu ama tabi ki zihnimde modern dünya denen ucubeye itiraz yolu. Her zaman gidişattan rahatsızlık duyan insanlar olmuştur, burada eğer bir yazarsam benim karar vermem gereken şey, bu rahatsızlığı ne şekilde ve ne tür karakterler ile anlatacağım meselesi. Hayatta nerede duracağına karar vermiş insanların, normallik  anormallik gibi bir sorunu yok bana göre, yaşadıkları ve yaşadıkları sonucu hissettikleri onun kim olduğuyla beraber hangi adımları atacağını da belirler. Hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşasalar da ya da öyle yaşıyor görünseler de, olanların etkisini içinde taşır benim karakterlerim, en azından ben bunun için çabalıyorum. Bir de binlerce delinin yaşadığı bir kentte, akıllı olana anormal denir. Kayda değer olan, benim hem roman hem öykü karakterlerim romanın ya da öykünün sonunda delirmez. Onlar yazının bütünü içinde dışarıdan bakan için zaten anormal gibidir, hikaye edilen de bundan sonrasıdır, o atmosfer ve o karakter belirler sonucu. Ayrıca kaçacak yer yok adlı öyküdeki Bekir’in anormalliği acaba hangisi? Hikayenin bir yerlerinde köyündeki yıkık eve dönmesi ve orada eşini öldürüp bahçeye gömmesi mi; yoksa yedi yıldır aynı çatı altında çalıştığı iş arkadaşının evli olup olmadığını bile bilmemesi mi? Cevap modern dünya ile alakalı sanki. Ben bunun cevabını kendi dünyamda kendimce de olsa biliyorum ve karakterlerim de benim gibi düşünüyor.

*İntihar izleğini öykülerinin merkezine yerleştirmiş görünüyorsun. Dolayısıyla iş dönüp dolaşıp “nihilizm”e ulaşıyor. Yaşamın bir anlamının olduğuna kuşku yok. En azından dünyaya dini/geleneksel bir çizgiden bakıldığı zaman böyle. İntihar senin dünyanda nerede duruyor? İntihar bir kaçış mı? Bir edilgenlik mi?

Yaşamın bir anlamının olduğuna kuşku yok ama hayatında bir kez bile intiharı düşünmemiş insanlarla paylaşacak bir şeyim olduğunu da sanmıyorum, onlar ya gerçekten o anlamı hazır bulma şansına sahip olmuşlardır da gerek duymamışlardır ya da anlamla filan ilgilenmedikleri için intihar da tüm diğer tepkiler yahut kaçışlar gibi onların dünyasından değildir. İki durum da benden biraz uzakta. Dünya hiçbir zaman o kadar yürünebilir bir yol olmadı zannımca. Ama bugün için net bir cevap vermem gerekirse; İntiharın benim dünyamda durduğu bir yer yok. Üniversitede düşünmüştüm, ya da düşündüğümü sanmışım diyelim. Günlerden bir gün gerçekten düşündüğüm zaman öncekilerin kendi kendime rol kesmek olduğunu anladım. Ama yapamadım. Çünkü yeni bir romana başlamıştım. Komik gelebilir ama öyle, demiştim ya, dünyanın bana selam duracağını sanıyordum diye. İnsan toyken dünyayı değiştireceğini sanıyor. Dünyayı değiştirmek zorunda olmadığını, düzenin o şekilde kurulmadığını anlaması zaman alıyor. Sonra geçti zaten, anlamını yitirdi, yerini başka bir varoluş şekli aldı, ya da beni ona ittiğini düşündüğüm şeyin aslında beni neye itmekte olduğunu anladım diyelim kibirlice, anlamı bulmuş gibi yaparak.

Bunun yanında öykülerimde çok fazla geçmez intihar teması ama romanlarımın ikisinde de önemli yer tutar. Oralarda da intihar sonrasıyla ilgilenir kurgu yani tema aslında bir intihar izleği değildir. Sonrasının ifadesi için öncesine ihtiyaç duyulduğundan verilmiştir, ana konu değildir.

*Öykülerini okurken Oğuz Atay’ı düşünmekten kendimi alamadım. Gerek nihilizm, gerekse ironik anlatım tavrı. Oğuz Atay bir okur ve yazar olarak senin geçmişinde özel bir anlama sahip midir?

Bütün okurların yazarları vardır, benim baş yazarlarımdan bir tanesi de Oğuz Atay. Ama elimin altında tek kitap kalacak olsa Zarifoğlu’nun Yaşamak isimli muhteşem kitabını tercih ederim. Neden derseniz; mesela Tutunamayanlar, bana değerli olduğumu hissettirdi ve dönüp kendime baktım genç yaşta. Kendime tebessüm ettim, kusurlarımı sevdim, böyle olduğum için kendime saygı duydum. Sonra Yaşamak… tarif edemem, çok zor, kimse okumasın diye yazılmış gibiydi benim için. Ya da ben okuyayım diye yazılmış gibiydi. Al bunu, burada senin için değerli olabilecek sırlarım var der gibi. İçeride olup dışarıda görünmek diyordu mesela yürümek için Zarifoğlu. Bir de hiç o kadar büyüğünü görmemiştim yalnızlığın, kendimden dışarıya doğru bakarken. Üslup ya da tarz olarak ise Oğuz Atay’ın beni yönlendirmesi en azından başlangıçta kaçınılmazdı. Bir şekilde kendinden başlayarak hayatı algıladığın şekilde tanımlamaya uğraşıyorsun yazarken, içinden gelenler ile aklından geçenleri bir amaç gözeterek bir cümlede topluyorsun. O cümlenin nasıl bir cümle olacağına karar verirken elinde olan tek şey ‘nasıl söylersem, en az acı kalır içimde.’ Bu açıdan bakarsam Oğuz Atay’ın anlamı özeldir benim için. Sonra zenginleşiyorsun tabi zaman içinde, başka muhatapların oluyor ve artık sen de birilerine muhatap olmak ihtiyacı hissediyorsun. İnsan kendi lisanını kendi kendine konuşarak öğreniyor. Yazmak da sonsuzluğa mektup atmak olduğuna göre ve sonsuzluktan hemen cevap gelmediğine göre kendinle baş başasın yazı masanda…  

*Öykü ve roman dışında herhangi bir çalışmana rastlamadım. Öykünün ya da romanın teorisine veya başka yazarların eserlerine yönelik eleştiri yazıları yazmıyorsun bildiğim kadarıyla. Bense tam tersini düşünüyorum. Sanatçıların susmamaları gerektiğini, kendileri hakkında veya başka yazarların eserleri hakkında konuşmaları, yazmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda senin yazmıyor olmanın özel bir anlamı var mı?

Öykü ve roman dışında bir çalışmam olmadı şimdiye dek. Bir süre daha olmaması için uğraşacağım. Şu an yeni romanım yayına hazırlanıyor. Uzun yıllardır üzerinde çalıştığım başka bir romanımı da artık bir daha açmamak üzere kapamak istiyorum, ona vakit ayırmam gerek. Kafamda çok güzel olacağını düşündüğüm iki roman taslağım daha var. Bu çalışmaların arasında da öykü yazıyorum, notlarını aldığım beş kadar öyküm var. Tüm bunların olması en azından birkaç yılı alır, arada başka bir metin oluşturmak… sanırım tercih etmem. Ama şu an otursam onlarca roman ve öykü için eleştiri yazabilirim, içimde çok beğendiğim roman ve öyküler hakkında birikmiş çok fazla cümle var. Sorun ettiğim, yargılamak istediğim yerleriyle birlikte. Ama içimde daha asli olduğunu kendimce de olsa düşündüğüm sözler varken yazı için sınırlı olan zamanımı onlara ayırmalıymışım gibi geliyor.

*”Bir Zamanlar Samatyada” (HÖ 16) adlı öykünde diğer öykülerinden farklı olarak, yaşlı, otoriter, aksi, kendinden emin bir yazar var. Ama genellikle öykülerindeki kahramanların “tutunamayan” bir kişilikte olduğunu görüyoruz. Adını andığım öykü, adeta Güray Süngü’nün kendi yazarlık arzularından sıyrılıp “başkasını” anlatmaya başladığı bir öykü. Böyle bir tartışma da vardır. Yazarlığın “başkası”nı anlatmak olduğu, yazarlığın asıl bu noktadan itibaren başladığı gibi… senin öykülerine baktığım zaman, senin kendini anlattığını düşünüyorum. Bununla yazdıklarınla yaşadıkların arasında benzerlikler kuruyor değilim elbette. “Kendini anlatmak” derken kastettiğim şey, öykülerine seçtiğin kahramanların nerde durdukları, nasıl bir portreye sahip oldukları ile ilgili bir durum. Bu konuda ne düşünüyorsun? Kurgusal metinlerimizi kendimizden uzaklaştırmalı mıyız?

 

- Bu sorunun benimle alakalı kısmına net bir cevabım var; ilk romanımın sonrasında hiçbir yazımda kendimi anlatmadım, onun da kaybolduğunu söylemiştim. Ama yazacağınız bir metin için tema seçme, temaya uygun karakter belirleme meselesinde iş biraz detaylanıyor. Öncelikli amaç bir söz söylemekse, söyleyeceğiniz söze uygun karakterler oluşturursunuz, benim durumum şu ana kadar sanırım bu. Roman ve öyküyü iki farklı tür olarak ele almak durumundayım burada, çünkü romanı ve öyküyü oluştururken yöntemlerim farklı. Romanda önce kurguyu belirliyorum, kurguya uygun karakterler oluşturuyorum, öyküde ise önce karakter ve temayı belirliyorum, kurgu sonradan oluşuyor. Bu bilgiden sonra kendi yazarlık serüvenimdeki durumu izah edebilirim. İçimde yer teşkil etmeyen, canımı acıtmayan hiçbir karakter ya da olay hakkında tek bir kelime bile yazmaya tevessül etmemem doğaldır sanırım. Yani bir kadın karakteri çok iyi anlatabildiğimi göstermek için bir kadın karakter yaratamam, çünkü dünyada kuracağım her cümle, kurmadığım ama kurabileceğim bir cümlenin ömrümün dışına itilmesine sebep olacak. Zamanımız kısıtlı. Amacım yazar olmak değil, yazar kimliğine sahip olmak değil; roman yazmak. Ama bu, karakterlerim bana benzer demek değil. Benimle hiç ilgileri yok demek ise hiç değil. Romanlarımdaki ve öykülerimdeki karakterlerim muhakkak benden izler taşır, ama olaylar bir tarafa, tam da sizin dediğiniz şekilde karakterin özellikleri açısından, duruşu, hayatı anlayışı açısından benimle tam anlamıyla özdeş sayılmaz. Hatta çoğuyla aramızda ciddi farklar vardır. Nihayetinde memnuniyetsizlik, hayata karşı güvensizlik, tabiri caizse bir tutunamama hali, yabancılık, yalnızlık tüm dünya edebiyatında karakterlerin hamurudur neredeyse. Çünkü bayram günlerini anlatmak gibi bir gayemiz yok, bildiğimiz en temel gerçek insanın ziyanda olduğu. Öykülerimdeki karakterlerin temel sorunları arasında, ya da deyim yerindeyse ‘öyle’ olmalarının sebepleri arasında da farklar var, Bulut Yok; tutkudan bahseder, Köşebaşında suret bulan tek kişilik aşk; adı üzere aşktan bahseder; Düzen; modern dünyanın düzeni üzerinedir, Kaçacak yer yok; bir açıdan yabancılaşmayı işler, ama tüm bunları ben yazdıysam şunu söyleyebilirim; tutkuluyum, içimde depderin bir aşk var, modern dünyadan tiksiniyorum ve yaşadığım ortamda yaşaması mümkün bir Güray’ı taklit etmek zorunda kalacak kadar yabacıyım, öyleyse evet kendimi anlatıyorum, ama sanırım bu işi kolay yoldan tanımlamak olur. Dördüncü Tekil Şahıs’ın karakteri Mustafa Nihat ile Pencereden’in karakteri Ayhan arasında neredeyse bir tek benzer yan yoktur, ama sonuç olarak ikisi de kendi hayatlarında var olmak için çabalamaktadır. Söylediğinize katılıyorum, yazar kurgusal metinlerini kendinden uzaklaştırmalıdır, ama bu gereklilik edebiyatın bir iç dökme aracı olmamasından kaynaklanıyor, edebiyat yazarın kişisel dertlerini dile getireceği, kimlik problemlerini anlatmaya çalışacağı bir sanat değil. Öte yandan yazarların tüm karakterleri yazarların kendisidir de. Birebir kendisi değilse bile üretmeye karar verdiğinde sezgisiyle bir süre sonra ona hakim olur zaten yazar, bu yeteneğe sahip olduğu için yazardır, cümle kurabildiği için değil. Cümle kurmak öğrenilebilinir, sanat öğrenilebilinecek bir şey değildir. Öfkeyi bilmeden öfkeyi anlatırsanız, sizi sadece diğer öfkeyi bilmeyenler dinler.

Yazarlığın asıl bu noktadan itibaren başladığı meselesi üzerine de bir şey söylemem gerek. Tanımlamalar fazla cesaret içeriyor. Muhakkak doğrudur ve geçerlidir ama o kadar keskin, kati de değildir. İsmet Özel’in Yıkılma Sakın şiirinde anlattığı devrimci kimdir? Selim Işık, büyük ölçüde Oğuz Atay’ın kendisiyse, Tutunamayanlar kötü bir roman Atay kötü bir yazar; kendisi değil de bir başkasıysa Atay iyi bir romancı mıdır?  

*Yukarıda intihar ve şizofreni ile ilgili olarak sorduğum sorulara dayanarak, son bir soru daha sormak istiyorum. Okumak ve yazmak, hayatın üstümüze abanan o büyük baskısına karşı koymanın bir yolu mu? Kitaplarla girdiğimiz ilişkiler, bizim için bir “saçak altı” mı? Yoksa kitaplar, bazen dile getirildiği gibi, acaba dünyadaki mutsuzluğumuzu kamçılıyor mu?

Etrafımdaki insanlar, yazdığım için, öykülerim ve kitaplarım olduğu için beni şanslı sayıyorlar, ne güzel diyorlar, gençsin ve kitapların filan var. Kitapların bir sonuç olduğu akıllarına gelmiyor. Bu şekilde bir insan olmakla alakalı bir karşılık yok zihinlerinde. Ama ben onları onaylıyorum, şanslıyım diyorum, Allah bana yok yere ağlama yeteneği verdiği için şükürler olsun ona. Sanat kaçış değil mücadele yeridir. Bir şeyler yolunda değildir ki, arkadaşlarım eğlenirken ben bir karakteri yontacağım diye acı çekiyorumdur. Bunlar romantik ve seyirciye söylenen sözlere benziyor ama yine de söylemem gerek; Yazmaktan keyif aldığım için yazıyor değilim, yazmak beni mutlu ettiği için de yazıyor değilim. Mutlu olmak gibi bir ütopyam yok zaten. Yazmakla hayatım daha iyi olmuyor ama galiba yazmakla hayatımın daha iyi olmak zorunda olmadığını anlıyorum. Belki her şey o şekilde anlamlı hale geliyor bana. O büyük baskı meselesine gelince, yazıyorum çünkü birilerinin o büyük baskı denen şeyin koca bir kandırmaca olduğunu fark etmesine yardımcı olmak, aracı olmak ihtiyacı hissediyorum.  Değerli Hocam’ın dediği gibi; ‘saatinde vapura binmekten,’ ‘adam olmaktan,’ kurtulsun diye benim gibi durduğu yerde duruyor olduğunu sanarak rahatsızlık duyan insanlar…

HECE EDEBİYAT DERGİSİ-MAYIS 2008

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki ::