GÜRAY SÜNGÜ'NÜN ROMANLARI

1/5/2007 · Kategori: eLEStiri

Güray Süngü 1998 yılında kısa öykü ile başladığı yazı serüvenine 2006 yılı içinde yayınladığı iki romanıyla devam etti. Romanlarından ilki haziran ayı içinde Pencereden ismiyle, ikincisi ise kasım sonunda Dördüncü Tekil Şahıs ismiyle yayınlandı. Genel bir bakışla yayınlanan bu iki romana baktığımızda son dönem genç yazarların sıklıkla düştükleri aynı ya da benzer karakterleri veya hayatları farklı romanlarda anlatan yazar profilinin dışında bir görüntüyle karşılaştığımızı söyleyebilirim. Yaşından beklenmeyen yazınsal olgunluğunun bir edebiyat geleneğinden geliyor olmasıyla ilişkilendirilebilir olduğunu düşünüyorum.

Güray Süngü üsluba ve kurguya önem veren bir yazar izlenimi uyandırıyor, öyle ki her iki romanı da ele alırsak yapılan kurgu gereği oluşmuş-oluşturulmuş bir üslup ve biçemle karşılaşıyoruz. Pencereden’in karakteri Ayhan, alabildiğine ince, yemek yiyeceği lokantanın önünden iki defa geçip içeriye bakan, olası aksaklıkları mahcubiyetleri ortadan kaldıracak sadeliği arzu edip, dikkat çekmemeye alabildiğine dikkat eden içe dönük bir adamken, deyim yerindeyse garsonu çağırmaktan bile imtina edecek bir karakterken; Dördüncü Tekil Şahıs’ın baş kişisi Mustafa, karşısındaki insanların değerlerini alt üst etmekten bile çekinmeden aklından geçenleri fütursuzca söyleyen, insanları, duyguları küçümseyen, kendisini evrenin ulaşılmaz bir yerine çekmiş görüntüsü veren, dışa dönük bir karakter. Ayhan sanki eksiklikleri nedeniyle hayattan uzak, Mustafa ise sahip olduklarının bir yük derecesinde fazlalıklarıyla yaşamın hıncını çevresindekilerden ve kendisinden alarak her durumda hayatın ta içinde.

Pencereden üçüncü tekil kişi ile dışarıdan anlatılan bir karakter, hayatı tamamen yatılı okullarda geçmiş, ailesi de dâhil herkese yabancılaşmış ve kendisini toplumun dışında bulmuş bir adam. Kocamustafapaşa’da ne geniş ne de dar sayılabilecek bir sokakta, büyük bir evde yalnız yaşıyor. Sokaktaki bakkal Nusret Efendi ile ilişkisinden, komşusu Arzu Hanım, çamaşırhanede tanıştığı Zeynep, bardaki Nermin’e kadar çevresindeki herkese davranışında ruh haline bağlı olmayan tam bir tutarlılık hâkim. Herkese aynı mesafede duran, çünkü herkesten kendince aynı uzaklıkta olan bir adam Ayhan. Sahildeki çay bahçesinin garsonu ile babası arasında bir fark yok.

Her sabah yıkanıyor, traş oluyor, elbisesini giyiyor ve öyle çıkıyor dışarıya. İşi yok, radyo dinliyor, evindeki boş odanın duvarlarına gazetelerden kestiği intihar edip de ölmemiş insanların haberlerini asıyor ve hayatta kalmayı başarabilenleri bulmaya çalışarak kendisine bir dünya kurmaya çabalıyor. Bu sırada geriye dönüşler ve ince kurgu anlayışı ile Güray Süngü Ayhan’ın çocukluğundan itibaren geçmişini açıyor okuyucunun gözüne, böylelikle Ayhan’ın arayışı da kitabın sonlarına yakın anlam kazanıyor. Kaybolmuş bir gencin aşkı algılayışı ve yaşamın hangi evreden sonra artık mutluluğu dahi öteleyen bir yabancılığa insanı sürüklediğini anlamak için, Pencereden’in çarpıcı finaliyle karşılaşmak yeterli olacaktır kanaatimce. Ama bir intihar izleği olmadığını da belirtmek gerekir diye –çünkü bu ciddi bir yanılgıya sebep olacaktır- bu finalin intiharla alakası olmadığını ifade etmeliyim. Bilinir ki intihar reddir, hayal kırıklığı ve ardından vazgeçiş ise aslında kabulleniş. Bu itibarla bir daha Pencereden atlamayacaktır Ayhan. Daha doğal, daha hayatın içinden bir sonla baş başa kalıyor okuyucu finalde.

Dördüncü Tekil Şahıs ise tamamen birinci ağızdan ve çoğunlukla bilinç akımı ve alıntılanan iç monolog tekniğiyle yazılmış bir roman. Cüret sahibi, kibirli ama çok zeki ve sırlarla dolu bir karakter olan Mustafa’nın etrafında, onun gözünden gelişiyor bu beşyüz sayfalık roman. Büyük bir evde babasıyla birlikte yaşayan Mustafa’nın iç çelişkileri ve garipliklerle yaşadığı aşkına ve ilişkisine, bunun yanında da hayatı algılayışına ısınmaya çalışıyorken daha ilk bölüm sonunda Mustafa’nın intiharı ile karşılaşıyor okuyucu. Ama bir şahit huzurunda ve o şahitin yüzüne dokunmasını isteyerek. Kitabın kaburgasını oluşturuyor gibi görünen bu izleğin zaman içinde açılmaya başlamasıyla Mustafa’nın sırlarla dolu yaşamı da derinlik kazanıyor ve kaburga sandığımız şeyin Mustafa’nın hayatındaki ayrıntılardan sadece bir tanesi olduğunu anlıyoruz sayfalar ilerledikçe. Finalde ise bize sırrını açıklıyor Mustafa, ama bunu öyle bir şekilde yapıyor ki, romanı okurken Mustafa’yı içinizde biriktirmediyseniz, sayfalar arasında geriye dönmek ya da kitabı salim kafayla tekrar okumak ihtiyacı duyuyorsunuz. Zaten ben de bu hissi yaşamaktan sizi alıkoymamak için kurguya dair pek bir şey söylemek istemiyorum. Dikkati çekmek istediğim hususlar kurguya pek ilişmeden Hüseyin-Salih değişimindeki vicdan unsurunun keşfi, Mustafa’nın kirlerle temizlenme, arınma iştiyakı ve oldukça ironik olduğunu düşündüğüm Deniz’in ressamlığı olabilir. Ve tabi ki aşk üzerine çeşitlemeler. Güray Süngü’nün Mustafa’ya söylettiklerinde hayata dair derin bir sorgulamanın, bildiğimiz tüm kavramlara cüretkar bir yüklenişin olduğunu da eklemeliyim. Anlam üzerine kurgulanmış başarılı ve sarsıcı bir roman Dördüncü Tekil Şahıs. 

Her iki romanın da ortak özelliği, dile gösterilen özen ve incelikle kurgulanmış olmaları. Pencereden biraz daha uzun ve ayrıntılı, dördüncü tekil şahıs ise daha az karmaşık olabilirdi belki ama roman bütünlüğü açısından baktığımızda belki de bunlar eksiklik olarak değil de ne söylemek istediğini bilen bir yazarın bilinçli tercihleri olarak değerlendirmeli. Söz muhatabını bulur savından hareketle ben şahsım adına her iki romanın da kendi okuyucusuna vaat ettiğini fazlasıyla vereceğini düşünüyorum.

A.Samet Dindar

TUHAF BİR ADAM

1/3/2007 · Kategori: eLEStiri

“Pencereden”, daha ilk sayfasında ölümü özleyen bir roman kahramanının dünyasına çağırıyor okuyucusunu. Son yıllarda Türk romanında sıklıkla karşımıza çıkan intihar izleğini tekrarlamakla birlikte, Güray Süngü, gerek kurduğu dille gerek kahramanının iç dünyasına nüfuz eden anlatımıyla basit bir tekrara düşmekten kurtulmuş. Doğrusu bir ilk roman olarak “Pencere”yi çok umut verici bulduğumu söylemek isterim.

Evinde “titizlikle” koruduğu yalnızlığıyla yaşayan tuhaf genç bir adamın hikayesini geriye dönüşlerle izliyoruz. Aynı apartmanda oturan komşularının ısrarlı bakışlarını üzerine çeken, kimi gece onları uyandıracak çığlıklar atarak uyanan, gazetelerde okuduğu intihar haberlerini yakından takip edip kurtulanlara hastane ziyaretleri yapan Ayhan’ın yarılmış zihniden yansıyan iç monologlarla aydınlanıyor geçmişi. Bu geçmişi de düzgün bir sıralama ile aktarmamış Güray Süngü. Böylelikle kahramanın başından geçenler, bugüne nasıl geldiği, intihar edenlere duyduğu yakınlık muğlak kalıyor. Söz konusu muğlaklık okuyucun merak duygusunu sürekli tutma işlevi gören bilinçli bir tercih. Ancak hikayeyi özetlerken zorunlu olarak bu muğlaklığı biraz olsun dağıtmak zorunda kalacağım.

Taşralı zengin bir ailenin tek çocuğu Ayhan. Büyük bir evde, bütün hayatını kocası ve oğluna adamış annesinin ellerinde büyümüş, babasıyla pek yakınlık kuramamış. Yatılı okulda okurken başlamış kendi içine kapanıklığı. Dış dünya ile iletişim kurmakta zorlanan, hiç değilse diline kattığı nezaketle insanlardan uzaklaşan Ayhan, üniversite eğitimi için ayrılmış ailesinden:

“Neden şehir dışında okumak istiyoruz? Sadece tercih yapıyoruz, özel bir istek değil. Ama kazanma ihtimalimiz çok yüksek ve bu tercihi buraya yazarsak gidişimiz kati. Özel bir durum değil, istek de değil, evden uzaklaşmaya çalışmıyoruz, sadece tercih yapıyoruz. Ama annemiz dayanamaz, babamız da üzülür, kızar da. Zaten evden uzaktaydık, şimdi yine gideceğiz. Ama sonra döneceğiz. Sonsuza kadar değil. Nereye döneceğiz? Eve. Eve....”

Ne var ki eve dönüşü de sorunları gidermeyecek, bu kez evlenmesi ya da babasının işine sahip çıkması baskılarıyla karşılaşacaktır. Her nasılsa Özlem’le anlaşırlar; “görünen o ki Özlem Ayhan’ı kendisine benzer sanıyordu. Benzer türden insanlar. Bu çağın insanı, genci. Eğitimli, çağdaş, ne denir, nasıl ifade edilir. Yakışıklı bulmuştu, eli yüzü düzgün, ailesine saygılı ama aslında kendisine göre bir hayatı olan, çevresi, arkadaşları, temiz takım elbiseleri, işte kariyeri, zihninde idealleri...”

Peki Ayhan’ın duyguları? “Biz hoşlanmadık mı, ne açıdan hoşlandık. Saydıklarımıza göre hoşlanamayız, özenebiliriz belki ama barınamayız. Sırıtırız. Ama bu hoşlanmaya engel değil ki. Engel. Hem de nasıl. O bir kör. Yalnızca bir pencereden bakıyor ve bir ova görüyor, oraya ev yapacak, ağaç dikecek, çiçek ekecek, deniz olacak, güneş olacak, eğlence, kalabalık, arkadaşlar, tatillere gidilecek, tatillerden dönülecek, alışveriş yapılmış, torbalar dolusu, akşam gezmeleri, hafta sonu gezmeleri, kahkahalar, sürekli konuşmalar, muhabbetler. Biz çok susarız, biliyor musunuz? Pencere önünde oturur ve karanlığa bakarız, bizim penceremizden yalnızca karanlık görünür biliyor musunuz? Bizi kurtarabilecek misiniz, hayata dahil edebilecek misiniz bunca yıl sonra bizi, buna gücünüz yetecek mi? Beni tanımıyor diye içinden geçirdi Ayhan. “

İki genç sonunda yakınlaşacaklar, yakınlaştıklarında ise Ayhan’ın trajedisi başlayacaktır….

İntihar takıntısı
Geleneksel bir ailede, okulda, kültürde bir çocuktan beklenen görevleri yerine getirememenin ezikliğiyle kendi kabuğuna çekilen Ayhan, karışık aklını yatıştıracak soruları sormayan, mutsuzluğunu söze dökmeyen, yatağında, odasında, ilçede, ilde, ülkede, kıtada, dünyada sessiz kalan bir insan özelliğiyle bireyden topluma uzanan bir eleştiriyi de biraz olsun cisimlendiriyor.

Nitekim yegane diyaloğa girdiği kişilik olan kendi iç sesi şöyle seslenecektir ona; “Hepsi iç içe geçmiş onlarca kapı sanki, değil mi sevgili Ayhan? Bir tanesini açmakla iş bitmiyor, bir yere varılamıyor, ama hepsi açılınca da aslında çıkışın tek bir yere olduğu görülüyor. O halde aslında iç içe geçmiş onlarca kapı denen şey tek bir kapı çünkü tek geçişi ve tek ufku var, değil mi sevgili Ayhan? Bir kapı var sadece. Geçemedik biz. Geçtik sandık, geçiyoruz sandık ama geçemedik. Ama orada kaldık sevgili Ayhan, orada kaldınız. Ne içerisi, ne dışarısı. Eşik deseniz değil, başka bir tanım, bir kelime ise yataktan çıkmayı gerektirecek ki zaten sebebimiz bu değil mi, yataktan çıkamamak, ne çıkmayı arzu etmek, ne kalmayı içinde. İçinizdeki boşluğu ne ile dolduracaksınız sevgili Ayhan? Üstelik dolmayacağını kati bir şekilde bilerek neyin çabası bu. Boşluk dolmaz ki. Dolacaksa boşluk denmez ki. Yoksa denir mi? Neden aklınız hiç karışık değil sevgili Ayhan?”

Ölmeyi beceremeyen Ayhan, hayatla ilgili tüm etkinlik ve duygularını askıya almak suretiyle yaşayan bir ölüye, bir intihar imgesine dönüştürmüştür kendisini. Hayattan kaçmanın, sadece kendisi için anlamlı bir varoluşun yegane yolu bu ölüm/intihar takıntısıdır artık. Aşkı bile bir hastalık gibi yaşayıp varlığının tanımını hiçlikle yapan Ayhan’ın bu takıntısı belki de kendini koruma girişimi, sevgi görmek için atılan bir çığlık, mutlu yaşama olasılığının aranışıdır. İç yaralarıyla dış dünyaya karşı sessizleşen Ayhan, iç dünyasında sözün coşkusuna kapılacaktır. Tıpkı Nilgün Marmara’nın Plath için söylediği gibi; “ailede yaşanan karanlık deneyimlerin sosyal, tarihsel ve otobiyografik yıkımlara eklenmesi, onu önsel bir ideal olarak kabullendiği belirgin, açık seçik bir kendini yok edişe zorlamıştır. Bu ideal, kendi akışını tamamen kendi içinde, ölümün zaruri ve saplantılı bir şekilde hayata yayılmasında bulmuştur.” Tıpkı Plath gibi Ayhan için de ölümle cansıza dönmek mutlak özgürlüktür; uzlaşmayı reddedecek ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçecektir.

Kahramanının kişilik yarılmasını iç monologlar ve bilinç akışı ile izleten Güray Süngü, etkileyici bir anlatım, boğucu bir atmosfer kurmuş “Pencere”sinde. Her ne kadar ele aldığı temalar okuyucuyu karanlık bir dünyaya götürse de gerek psikolojik romanın iyi bir örneğini sergilemesi gerekse de anlattığı hikayeyle bütünleşen anlatım tekniğiyle övgüye değer.

A. Ömer Türkeş

VE TANRI ADEME İSİMLERİ ÖĞRETTİ

1/2/2007 · Kategori: eLEStiri

Ve Tanrı Ademe İsimleri Öğretti...

SARAMAGO-BÜTÜN İSİMLER

Sokakta gördüğümüz herhangi bir insanı rüyamızda da görmemiz olasıdır. Zihnimiz karşılaştığı görüntüye çoğunlukla bir karakter yükler, doğru yanlış ya da haklı haksız. Görüntüsü ve suretin bizim tarafımızdan algılanmış olması gereği, zihnimizde bir karşılığının belirme ihtimali vardır o insanın çoğu zaman. İyi kötü, eğitimli eğitimsiz, zarif kaba, sığ derin, akıllı aptal, ne tür bir tarif veya sınıflamaya tabi tutarsak tutalım, bu o insanın bizim için artık ‘var’ olduğuna kanıttır. Herhangi bir ilişki içinde değilsek ve olma ihtimalimiz ve gereğimiz yoksa, yine çoğu zaman o insanın isminin ne olduğu gibi bir soru da belirmez zihnimizde.

Peki gazetede haberleri gözden geçirirken, fotoğrafsız bir sütunda adı geçen ve adından başka pek bir tarife haiz olmayan ‘adamın biri’ sıradan bir sabaha başlamış ve gazeteyi gözden geçirmesi bitince rutin işlerine ve hayatına dönecek olan bizim için ne anlam taşır? Çoğunlukla haberin içeriğine göre değişecek bir cevaba muhatap olma ihtimalimiz yüksektir. Buna rağmen çoğunlukla farkında olmasak da biliriz ki, dünyada yaşayan beş milyar insan, Türkiyede yaşayan yüz milyon insan, şirketimizde çalışan otuz kişi, sınıfımızdaki elli kişi, sadece birer sayıdan ibarettir, dünyamızda üç yüz on üç insan vardır, ülkemizde de olsa olsa üç yüz on, (üç arkadaşım yurtdışında) şirketimizdeki çalışan sayısı yedi, vesaire. Niceliği etkilemeyecek olsa da her insanın kendine ait dünyasında farklı bir istatistiği mevcuttur. Bunun yanında bütün insanların bir ismi vardır, ama bütün isim sahipleri insan mıdır? Hakiki insan, eli ayağı, rüyası acısı olan cinsten... Sadece rakamdan, sayıdan, kayıttan ibaret olmayan.

Saramago, 1998 yılında Nobel edebiyat ödülü almasında büyük rol oynadığını düşündüğüm ‘Bütün İsimler’ adlı kitabında, sıradan ve yokluğu kendisine hiçbir şey kaybettirmeyeceği gibi varlığı da hiçbir şekilde kendisini ilgilendirmeyecek bir insanın, hayatta alabileceği yere dair cümleler kurarken yukarıda bahsettiğimiz sorulara da atıfta bulunuyor bir bakıma. İnsan zihni içinde bulunduğu odadaki milyonlarca isimden hangisine hayatiyet kazandırmak gibi özel bir çaba içine girer ve bu çabasıyla o insanın varlığında mı yoksa kendi varlığında mı değişim kaçınılmaz olarak gerçekleşir? Bu soruya cevap vermek için, Saramago nüfus kayıt merkez arşivinde memur olarak hayatını sürdüren Don Jose diye bir adamı çıkarıyor karşımıza. Hayatı son derece planlı, çalışkan, belirli bir disipline sahip, ama aynı zamanda olması gerektiği için ‘öyle’ olan tipik bir kaybolmuş roman kahramanı. Arasıra tavanıyla konuşan veya bir olayın öncesinde o olaya dair paranoyakça ihtimalleri olmuş gibi kendisine anlatıp, birden geriye dönerek kendisini zor durumlara düşüren... Don Jose yaptığı işin kendisine sunduğu bir imkandan da yararlanarak sıkıntılı yaşantısını belki daha çekici kılmak için, belki de alışkanlıkların bağlayıcılığı ile hayata dahil olabilmek için, ünlü insanların dosyaları ve kayıtlarıyla oluşturduğu koleksiyonla çekilir kılmaya çalışıyor. Ama birgün o ünlü insanların dosya ve kayıtları arasında ‘yanlışlıkla’ yer almış, kendi isteği dışında onların arasına karışmış bir başka dosya ile karşılaşıyor. Sıradan bir insan. Doğumu, okula kayıt tarihi, evlilik tarihi, boşanma tarihi... Kimin yaşadığı hayat hangi değer ölçütüne göre bir diğerinin yaşadığı hayattan daha değerli? Artık romanın sonuna kadar yabancı kadın adıyla anılan bu dosyadaki isim, Don Jose’yi o andan sonraki hayatında tanımlaması olmayan bir tutkuyla kendisine çekecek ve türlü tehlikeler göze alınarak hayatındaki dönemeçleri görüp bir isme hayatiyet kazandırma çabası altında Saramagonun eşsiz uslubuyla bize de sırrını fısıldayacaktır. Acı istemiyor musunuz, o halde kayıtlarla oynayın. Nasıl olsa her şey sayılardan ibaret olduğu ve kayıt altında tutulduğu için ‘gerçek’ gerçekle kimsenin işi olmayacaktır.

 

güray süngü