DUMAN SURATLI ADAM
1/5/2007 · Kategori: oXan
“Bu kenti sevmemim nedeni, benim onu sevmemde yatıyor” demişti, kayıkçının biri. Ben bir kenti sevemedim, kemdimi sevdim veya aldatıyorum kendimi, kendimden kendimsizleşmiyorum, sadece kendime kendim gibi davranmıyorum. Kendi kendine, kendimden kendimsizleşmeyi kendime yediremem. Kendim gibi olmalıyım. Kendime kızmıyorum. Kendinden oluyor böyle şeyler. Kendimdeyim. Evet, kendimdeyim. Kendimsiz kendimi değil de, kendimdeki kendimi seviyorum. Belki de kendimsizleşiyorum, kendimden uzaklaşıyorum. Bilmiyorum. Seçemiyorum. Kendimi özlüyorum...
Üşüyordum. Köşe başındaki pastanenin beş adım ilerisinde durmuşum. O an her şey yabancı gelmiş zihnime. Sol elimde Milan Kundera’nın Kimlik adlı kitabı varmış ona bakıyormuşum, kitap ters duruyormuş. Sağ elim çenemdeymiş. Sol elimde serbest bir şekilde sol bacağımın yanındaymış. Kitap neredeymiş? Ara sıra başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyormuşum. Otobüsten görülenler bu kadarmış. Aslında kısa bir geçiş esnasında; insanların fazla dikkatli olmadıklarını da buna eklersek, benim duruşumun fark edilmesi biraz imkansız sayılırdı. Şu an imkansız değil sanırım. Aslında hatırlamıyorum. Size saçma gelebilir. Size saçma geldiği veya size nasıl göründüğü de umurumda değil. Evet her şey yabancıydı ve üşümüyordum, ayaklarımda sızı vardı. Sadece sızı...
Kendimi bulduğumda bir odanın içinde uzanmış tavana bakıyordum. Yanı başımda duran adamlar sigaralarını pencereye doğru üfleyip yerde yatan bedenim hakkında atıp tutuyorlardı. Anlamalarını beklemiyordum, anlamsızlıklarını anlamaya çalışmıyordum. Beni anlamalarının yerine sadece bana anlam katmamalarını ve kendilerinin beni anlamaya çalışmadan, bana anlamsız anlamsız bakmalarını istiyordum. Herkesin anlaması alışıla gelmiş bir şey olmasa gerek. Beni anlamamanıza sevindim...
- Uyuması doğru mu?
- Bilmem, kaldırsak mı acaba?
- Biraz daha uyusun...
Uyumuyordum veya uyuyordum da düş mü görüyordum. Hatırlamak kadar basit olan bir eylemi o an gerçekleştiremiyordum. Uykulu muydum? Duruyor muydum? Gülüyor muydum? Uzanmış mıydım? Ayakta mıydım? Ciddi miydim? Neydim! Kalkmanın ve yürümenin sükunetini beynimle eşleştirip kendimi odadan dışarı attım. İçeride yatan bendim ama aynı anda odanın dışındaydım. Kendimin de dışındaydım. Uzakta, uzaklarda bir yerlerdeydim.
Gereksinimlerimin getirdiği gerekliliklerden kaynaklanarak kendimi gerekliymişim gibi hissediyordum. Böyle hissetmek hoşuma gidiyordu. Suskunluk, sinsice gülümsemeler. Başın öne eğilmesi. Derin nefes alarak sade, kadife bir ses tonu seçilerek, konuşmanın derinlere inmesi, derinlere indikçe karşındakinin surat ifadesinin birden anlamsızlığa dönüşmesi ve benim buna tanıklık etmem, tanıklık sırasındaki yüzümün bana gülümsemesi... Kibir.
Gereksinimlerimin getirdiği gerekliliklerden bir şey kaynaklanmayarak kendimi gerekliymişim gibi değil de, gereksizmişim gibi de hissetmiyorum. Kendimi, kendimden mi saklıyorum? Olasılık. Endişelerim var. Endişelerimin kendimden saklanması ile ilişkisi olduğunu sanmıyorum. İlişkinin olması için iki sıfat olur veya nesne veya adı her neyse. Ben öyle olduğunu hissetmiyorum. Beyin uyarıcılarım, buna olanak vermiyor. Hayır, sorun olduğunu sanmıyorum. Sanmıyoruz!
Yalnız değilken, yalnız kalmak istemenin, yalnızlığın sükunetini içine çekmenin, bu çekim esnasında gözümü kapatmanın, gözümü kapattığım an düşüncelerimi, karanlık gözlerimin önüne getirmenin ve bunun hazzına vararak gözlerimi ve iç çekintilerime ara vermeden devam etmenin, hoşnutluğu içinde ciğerlerimi patlayıncaya ve gözlerim kör oluncaya kadar bu tablonun bozulmaması için kendime yalvarışımın bir sebebi vardı veya yoktu. Belki o an öyle olmasını arzu ettim. Arzu etmek? Hoşuma gitmedi. Hoşumuza gidemedi. Belki de eksikliklerim vardı. Hoşlanmakla alakalı olan eksiklikler. Bu hoşuma gitti. Öyleyse hoşlanıyorum demek. Hoşumuza gitmeyen neydi? Arzu? Yanlış. Eksiklik? Kati...
Gözlerini kapattı. Gözleri kapalıyken müziğin sesini açtı biraz, “Violin Solo neyse ne...” Başını öne eğip, konuşmadan ve gözlerini açmadan hafifçe başını sallamaya başladı. Elleri dizinin üstündeydi, avuçlarının arasında çay kaşığı vardı. Küçük bir çiçek gibi, özenle tutuyordu elinde. Kendini sıkıyordu. Müziğin verdiği bir haz olsa gerek. Kemanlar coşmuştu. Kayıp gibiydi. Belki de tuhaf. Elinde tuttuğu kaşık. Durması. Hatırlamayışı. Başını koltuğa yasladı, sol eliyle kaşığı hafifçe büktü. Belki de bükülen kendisiydi... Yerimden kalkıp iyi olup olmadığını sormak istedim. Sadece bir istekdi bu. Duracak mıydı yine? Yoksa durmayıp ağlayacak mıydı. Unutacak mıydı?...
Gözlerimi açtım. Karanlıktı. Zihnimdeki ben susmuştu. Ben de susmuştum. Sesler uzaklaşıyordu. Kendim? Kendime dokundum. Dokunduğum kendim miydim? Hissedemedim o an. Aynanın karşısında, duman suratlı adama bakındım uzun uzun. Uzun uzun baktım. Uzun uzun bakıştık. İçime ulaşıyordum. Derinlere, derinliklerin içindeki derinlere inmiştim. “Ummak gereksiz bir iyimserlik beklide.” İndiğim derinliklerden çıkabileceğime ihtimal vermiyorum...
Şu an... şu an kendimden korkuyorum...
Özkan KAYA

