güray süngü'yle roman ve öykü üzerine-ABDULLAH HARMANCI

2/11/2008 ·

*Uzun süre dergilerde öykü yayınlayıp ardından iki roman yayınladığın için, doğrusu benim aklım biraz karıştı. Sen önce hangisine yöneldin? Neden öykülerini kitaplaştırmada ağırdan aldın? Yoksa eşzamanlı bir yolculuk muydu bu? Şunu da mutlaka belirtmem gerek: Öykülerini okuduktan sonra, roman yazmış olman bana çok doğal geldi. Öykülerin “kısa öykü”nün sınırlarını zorlayan metinler…

Önce öykü yazmaya başladım diyebilirim ama roman yazmak aklımdaydı ve daha ilk öykülerimin akabinde bir roman yazmaya da başladım. Denemeydi tabi bir açıdan, ama fena bir roman da sayılmazdı. On yılı geçti. O zamanlar tükenmez kalemle ciltli defterlere yazıyordum ve dizgi aşamasında kayboldu ilk romanım. Ama kendimi tanımlamam gerekirse… Bilmiyorum, roman yazmalıymışım gibi geliyor bana. Öykü de yazıyorum ama bir yılın belki on ayını romana, iki ayını öyküye ayırıyorum toplam süre olarak. Roman sürekli kafamda, en başından en sonuna dek kurgulanması, yazılması bütün bu süreç meşgul edici ve yorucu. Öykü de sürekli kafamda ama başlayıp bitirmesi daha kısa bir zamana tekabül ediyor. Aklıma geliyor kurgusu, şöyle bir şey olsun der gibi geliyor, yazmazsam olmayacakmış gibi geliyor, ama bir süre sonra yazılıp bitince ben yine romanla başbaşa kalıyorum. Birisi diğerinin içinde sanki. Mesela 99 dan beri üzerinde çalıştığım bir romanım var tamamlanmış vaziyette şu anda, ama hala üzerinde çalışıyorum. Yazması yedi yıl filan sürdü, arada başka romanlar yazdım, öyküler yazdım, ama şu bitsin de yayınlansın diye hiç acele etmedim. Sabır ruhumda var galiba. Bu sabrımın farkına vardığımdan beri kendimi daha bir romancı gibi hissediyorum. Ama bu, öyküyü üvey kılmak gibi bir şey değil. Ayrı değil bana göre. İkisi de yazmak, söylenecek söze göre, söz kendisi seçiyor öykü mü roman mı olacağını. Öyküleri kitaplaştırmama meselesi de sabırla alakalı belki. Bir de yayınlanacak ilk kitabımın roman olmasını tercih ettim, yıllarca sadece bu vardı kafamda. Ayrıca yayınlanan ilk kitabımın dördüncü tekil şahıs olmasını isterdim, ama yayıncılar kalın kitaplardan ürküyor galiba. Önce pencereden yayınlandı.

*Aslında bu söyleşiyi yapan ben, seni tanımıyorum. “Sanal âlemde” tanıştık. Sanal âlemde fikir alışverişimizi sürdürüyoruz. Aslında kimse kimseyi tanımıyor. Herkes kendi kavanozunda yaşıyor. Edebiyat dünyasının aktörleri de, diğer insanlar gibi, bilgisayarlarına gömülmüş durumdalar. Herkes isimlerini dergi sayfalarında görüyor. Ya da “msn penceresi”nin içinde. İşte bu sebeple Güray Süngü’nün “kim” olduğunu sormak zorunda hissediyorum kendimi. Nüfus kağıdı bilgileri de dahil olmak üzere, Güray Süngü’yü yakından tanımak istiyoruz…

İnsanın kendisini anlatmasını, kendisinden bahsetmesini yadırgayan insanlardanım. İstanbulda doğdum, Kadırgada. Sur içinde büyüdüm. Üniversiteyi Bursada okudum. İlk öyküm doksan sekiz’de yayınlandı. O zamanlar bir öyküm yayınlandığında bütün dünyanın bana selam duracağını sanırdım. Sonra işlerin öyle yürümediğini öğrendim ve hayattan daha ciddi şeyler ummaya başladım. Hayatı benim gibi algılayan insanlar için yazıyorum. Başka bir muhatap gözetmiyorum. Olmak istediğim kişiye beni yaklaştırdığını düşündüğüm için yazıyorum. Hayatı en az kayıpla atlatmak gibi bir amacım var eğer bir amaçtan bahsetmem gerekirse. Kayıptan ne anladığım genel olarak romanlarımın ve öykülerimin teması. Yayınlanmış iki romanım var, ilki pencereden ve aslında benim yazdığım dördüncü roman, ikincisi dördüncü tekil şahıs ki yazdığım ikinci roman. İlk romanımda kendimi anlatmıştım ve kayboldu, ben de bir daha kendimden bahsetmeme kararı almış oldum kendiliğinden. Üçüncü yazdığım romandan az önce bahsetmiştim, onu şimdilik yayınlama düşüncem yok, üzerinde çalışacağım. Beşinci yazdığım roman şu an yayına hazırlanıyor, birkaç ay içinde yayınlanır sanıyorum. Biraz karışık oldu belki ama durum bu.   

 

 

*Hakkında yazılan yazılarda eserlerindeki “biçim işçiliğine” dikkat çekiliyor. Biçimle özün çok başarılı bir şekilde kaynaştırıldığı söyleniyor. Romanların için söylenen bu yargılar öykülerin için de geçerli. Bir yazar bu durumu “…yazınsal olgunluğunun bir edebiyat geleneğinden geliyor olmasıyla ilişkilendirilebilir olduğunu düşünüyorum.” diye açıklıyor. Bütün bu yorumlar için sen ne diyorsun? İçerikten ziyade biçimi önemsiyor olduğun söylenebilir mi?

Biçim, öz, üslup, kurgu, yazıya dair ne varsa hepsi bir bütünü oluşturmak için. Ben anlamı önemsiyorum, yazmayı önemsiyorum ve sözün değerli olduğunu düşünüyorum. Değerli olduğunu düşündüğüm bir söz söyleyeceğim zaman o sesin niteliğine ve özelliğine göre diğer tüm yazınsal unsurlar bir açıdan kendi kendine oluşuyor çünkü her unsur diğerini kaçınılmaz kılıyor. Öte yandan biçimin, özü hakiki kılan bir değere sahip olduğu muhakkak, ama burada sadece sezgiden bahsedebilirim. Söyleyecek sözü olan, o sözü ne şekilde söyleyeceğini de bilir. Bilmiyorsa orada bir sorun vardır. Bu da yazarlığın çileli kısmı olduğu kadar yazarlığa delil de olan kısmı sanırım zira yalnızca güzel cümle kurmak olmasa gerek yazmak. Ama tüm bunlara rağmen bir sıralama yapmam gerekse önceliğim üslup ardından da kurgu olur. Neden böyle? Benim baktığım yerden, üslup muhatabımı belirliyor, kurguyu da belirlenen muhatabım için yapıyorum. Yani bana bir üstad değil tabi ama bir okuyucum dese ki; kurgunuz harika ama üslubunuz beni cezbetmedi. Sizin için değildi zaten derim sanırım.

 

 

 

*Gördüğüm kadarıyla, Güray Süngü’de başat temalardan biri, kendini daha çok şizofreni ile dışlaştıran “anormal”lik… Delirme, tuhaflaşma… Bu, modern dünyaya karşı koymanın bir yolu mu?

-Aksine bu benim yazılarımda modern dünyanın sonucu ama tabi ki zihnimde modern dünya denen ucubeye itiraz yolu. Her zaman gidişattan rahatsızlık duyan insanlar olmuştur, burada eğer bir yazarsam benim karar vermem gereken şey, bu rahatsızlığı ne şekilde ve ne tür karakterler ile anlatacağım meselesi. Hayatta nerede duracağına karar vermiş insanların, normallik  anormallik gibi bir sorunu yok bana göre, yaşadıkları ve yaşadıkları sonucu hissettikleri onun kim olduğuyla beraber hangi adımları atacağını da belirler. Hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşasalar da ya da öyle yaşıyor görünseler de, olanların etkisini içinde taşır benim karakterlerim, en azından ben bunun için çabalıyorum. Bir de binlerce delinin yaşadığı bir kentte, akıllı olana anormal denir. Kayda değer olan, benim hem roman hem öykü karakterlerim romanın ya da öykünün sonunda delirmez. Onlar yazının bütünü içinde dışarıdan bakan için zaten anormal gibidir, hikaye edilen de bundan sonrasıdır, o atmosfer ve o karakter belirler sonucu. Ayrıca kaçacak yer yok adlı öyküdeki Bekir’in anormalliği acaba hangisi? Hikayenin bir yerlerinde köyündeki yıkık eve dönmesi ve orada eşini öldürüp bahçeye gömmesi mi; yoksa yedi yıldır aynı çatı altında çalıştığı iş arkadaşının evli olup olmadığını bile bilmemesi mi? Cevap modern dünya ile alakalı sanki. Ben bunun cevabını kendi dünyamda kendimce de olsa biliyorum ve karakterlerim de benim gibi düşünüyor.

*İntihar izleğini öykülerinin merkezine yerleştirmiş görünüyorsun. Dolayısıyla iş dönüp dolaşıp “nihilizm”e ulaşıyor. Yaşamın bir anlamının olduğuna kuşku yok. En azından dünyaya dini/geleneksel bir çizgiden bakıldığı zaman böyle. İntihar senin dünyanda nerede duruyor? İntihar bir kaçış mı? Bir edilgenlik mi?

Yaşamın bir anlamının olduğuna kuşku yok ama hayatında bir kez bile intiharı düşünmemiş insanlarla paylaşacak bir şeyim olduğunu da sanmıyorum, onlar ya gerçekten o anlamı hazır bulma şansına sahip olmuşlardır da gerek duymamışlardır ya da anlamla filan ilgilenmedikleri için intihar da tüm diğer tepkiler yahut kaçışlar gibi onların dünyasından değildir. İki durum da benden biraz uzakta. Dünya hiçbir zaman o kadar yürünebilir bir yol olmadı zannımca. Ama bugün için net bir cevap vermem gerekirse; İntiharın benim dünyamda durduğu bir yer yok. Üniversitede düşünmüştüm, ya da düşündüğümü sanmışım diyelim. Günlerden bir gün gerçekten düşündüğüm zaman öncekilerin kendi kendime rol kesmek olduğunu anladım. Ama yapamadım. Çünkü yeni bir romana başlamıştım. Komik gelebilir ama öyle, demiştim ya, dünyanın bana selam duracağını sanıyordum diye. İnsan toyken dünyayı değiştireceğini sanıyor. Dünyayı değiştirmek zorunda olmadığını, düzenin o şekilde kurulmadığını anlaması zaman alıyor. Sonra geçti zaten, anlamını yitirdi, yerini başka bir varoluş şekli aldı, ya da beni ona ittiğini düşündüğüm şeyin aslında beni neye itmekte olduğunu anladım diyelim kibirlice, anlamı bulmuş gibi yaparak.

Bunun yanında öykülerimde çok fazla geçmez intihar teması ama romanlarımın ikisinde de önemli yer tutar. Oralarda da intihar sonrasıyla ilgilenir kurgu yani tema aslında bir intihar izleği değildir. Sonrasının ifadesi için öncesine ihtiyaç duyulduğundan verilmiştir, ana konu değildir.

*Öykülerini okurken Oğuz Atay’ı düşünmekten kendimi alamadım. Gerek nihilizm, gerekse ironik anlatım tavrı. Oğuz Atay bir okur ve yazar olarak senin geçmişinde özel bir anlama sahip midir?

Bütün okurların yazarları vardır, benim baş yazarlarımdan bir tanesi de Oğuz Atay. Ama elimin altında tek kitap kalacak olsa Zarifoğlu’nun Yaşamak isimli muhteşem kitabını tercih ederim. Neden derseniz; mesela Tutunamayanlar, bana değerli olduğumu hissettirdi ve dönüp kendime baktım genç yaşta. Kendime tebessüm ettim, kusurlarımı sevdim, böyle olduğum için kendime saygı duydum. Sonra Yaşamak… tarif edemem, çok zor, kimse okumasın diye yazılmış gibiydi benim için. Ya da ben okuyayım diye yazılmış gibiydi. Al bunu, burada senin için değerli olabilecek sırlarım var der gibi. İçeride olup dışarıda görünmek diyordu mesela yürümek için Zarifoğlu. Bir de hiç o kadar büyüğünü görmemiştim yalnızlığın, kendimden dışarıya doğru bakarken. Üslup ya da tarz olarak ise Oğuz Atay’ın beni yönlendirmesi en azından başlangıçta kaçınılmazdı. Bir şekilde kendinden başlayarak hayatı algıladığın şekilde tanımlamaya uğraşıyorsun yazarken, içinden gelenler ile aklından geçenleri bir amaç gözeterek bir cümlede topluyorsun. O cümlenin nasıl bir cümle olacağına karar verirken elinde olan tek şey ‘nasıl söylersem, en az acı kalır içimde.’ Bu açıdan bakarsam Oğuz Atay’ın anlamı özeldir benim için. Sonra zenginleşiyorsun tabi zaman içinde, başka muhatapların oluyor ve artık sen de birilerine muhatap olmak ihtiyacı hissediyorsun. İnsan kendi lisanını kendi kendine konuşarak öğreniyor. Yazmak da sonsuzluğa mektup atmak olduğuna göre ve sonsuzluktan hemen cevap gelmediğine göre kendinle baş başasın yazı masanda…  

*Öykü ve roman dışında herhangi bir çalışmana rastlamadım. Öykünün ya da romanın teorisine veya başka yazarların eserlerine yönelik eleştiri yazıları yazmıyorsun bildiğim kadarıyla. Bense tam tersini düşünüyorum. Sanatçıların susmamaları gerektiğini, kendileri hakkında veya başka yazarların eserleri hakkında konuşmaları, yazmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda senin yazmıyor olmanın özel bir anlamı var mı?

Öykü ve roman dışında bir çalışmam olmadı şimdiye dek. Bir süre daha olmaması için uğraşacağım. Şu an yeni romanım yayına hazırlanıyor. Uzun yıllardır üzerinde çalıştığım başka bir romanımı da artık bir daha açmamak üzere kapamak istiyorum, ona vakit ayırmam gerek. Kafamda çok güzel olacağını düşündüğüm iki roman taslağım daha var. Bu çalışmaların arasında da öykü yazıyorum, notlarını aldığım beş kadar öyküm var. Tüm bunların olması en azından birkaç yılı alır, arada başka bir metin oluşturmak… sanırım tercih etmem. Ama şu an otursam onlarca roman ve öykü için eleştiri yazabilirim, içimde çok beğendiğim roman ve öyküler hakkında birikmiş çok fazla cümle var. Sorun ettiğim, yargılamak istediğim yerleriyle birlikte. Ama içimde daha asli olduğunu kendimce de olsa düşündüğüm sözler varken yazı için sınırlı olan zamanımı onlara ayırmalıymışım gibi geliyor.

*”Bir Zamanlar Samatyada” (HÖ 16) adlı öykünde diğer öykülerinden farklı olarak, yaşlı, otoriter, aksi, kendinden emin bir yazar var. Ama genellikle öykülerindeki kahramanların “tutunamayan” bir kişilikte olduğunu görüyoruz. Adını andığım öykü, adeta Güray Süngü’nün kendi yazarlık arzularından sıyrılıp “başkasını” anlatmaya başladığı bir öykü. Böyle bir tartışma da vardır. Yazarlığın “başkası”nı anlatmak olduğu, yazarlığın asıl bu noktadan itibaren başladığı gibi… senin öykülerine baktığım zaman, senin kendini anlattığını düşünüyorum. Bununla yazdıklarınla yaşadıkların arasında benzerlikler kuruyor değilim elbette. “Kendini anlatmak” derken kastettiğim şey, öykülerine seçtiğin kahramanların nerde durdukları, nasıl bir portreye sahip oldukları ile ilgili bir durum. Bu konuda ne düşünüyorsun? Kurgusal metinlerimizi kendimizden uzaklaştırmalı mıyız?

 

- Bu sorunun benimle alakalı kısmına net bir cevabım var; ilk romanımın sonrasında hiçbir yazımda kendimi anlatmadım, onun da kaybolduğunu söylemiştim. Ama yazacağınız bir metin için tema seçme, temaya uygun karakter belirleme meselesinde iş biraz detaylanıyor. Öncelikli amaç bir söz söylemekse, söyleyeceğiniz söze uygun karakterler oluşturursunuz, benim durumum şu ana kadar sanırım bu. Roman ve öyküyü iki farklı tür olarak ele almak durumundayım burada, çünkü romanı ve öyküyü oluştururken yöntemlerim farklı. Romanda önce kurguyu belirliyorum, kurguya uygun karakterler oluşturuyorum, öyküde ise önce karakter ve temayı belirliyorum, kurgu sonradan oluşuyor. Bu bilgiden sonra kendi yazarlık serüvenimdeki durumu izah edebilirim. İçimde yer teşkil etmeyen, canımı acıtmayan hiçbir karakter ya da olay hakkında tek bir kelime bile yazmaya tevessül etmemem doğaldır sanırım. Yani bir kadın karakteri çok iyi anlatabildiğimi göstermek için bir kadın karakter yaratamam, çünkü dünyada kuracağım her cümle, kurmadığım ama kurabileceğim bir cümlenin ömrümün dışına itilmesine sebep olacak. Zamanımız kısıtlı. Amacım yazar olmak değil, yazar kimliğine sahip olmak değil; roman yazmak. Ama bu, karakterlerim bana benzer demek değil. Benimle hiç ilgileri yok demek ise hiç değil. Romanlarımdaki ve öykülerimdeki karakterlerim muhakkak benden izler taşır, ama olaylar bir tarafa, tam da sizin dediğiniz şekilde karakterin özellikleri açısından, duruşu, hayatı anlayışı açısından benimle tam anlamıyla özdeş sayılmaz. Hatta çoğuyla aramızda ciddi farklar vardır. Nihayetinde memnuniyetsizlik, hayata karşı güvensizlik, tabiri caizse bir tutunamama hali, yabancılık, yalnızlık tüm dünya edebiyatında karakterlerin hamurudur neredeyse. Çünkü bayram günlerini anlatmak gibi bir gayemiz yok, bildiğimiz en temel gerçek insanın ziyanda olduğu. Öykülerimdeki karakterlerin temel sorunları arasında, ya da deyim yerindeyse ‘öyle’ olmalarının sebepleri arasında da farklar var, Bulut Yok; tutkudan bahseder, Köşebaşında suret bulan tek kişilik aşk; adı üzere aşktan bahseder; Düzen; modern dünyanın düzeni üzerinedir, Kaçacak yer yok; bir açıdan yabancılaşmayı işler, ama tüm bunları ben yazdıysam şunu söyleyebilirim; tutkuluyum, içimde depderin bir aşk var, modern dünyadan tiksiniyorum ve yaşadığım ortamda yaşaması mümkün bir Güray’ı taklit etmek zorunda kalacak kadar yabacıyım, öyleyse evet kendimi anlatıyorum, ama sanırım bu işi kolay yoldan tanımlamak olur. Dördüncü Tekil Şahıs’ın karakteri Mustafa Nihat ile Pencereden’in karakteri Ayhan arasında neredeyse bir tek benzer yan yoktur, ama sonuç olarak ikisi de kendi hayatlarında var olmak için çabalamaktadır. Söylediğinize katılıyorum, yazar kurgusal metinlerini kendinden uzaklaştırmalıdır, ama bu gereklilik edebiyatın bir iç dökme aracı olmamasından kaynaklanıyor, edebiyat yazarın kişisel dertlerini dile getireceği, kimlik problemlerini anlatmaya çalışacağı bir sanat değil. Öte yandan yazarların tüm karakterleri yazarların kendisidir de. Birebir kendisi değilse bile üretmeye karar verdiğinde sezgisiyle bir süre sonra ona hakim olur zaten yazar, bu yeteneğe sahip olduğu için yazardır, cümle kurabildiği için değil. Cümle kurmak öğrenilebilinir, sanat öğrenilebilinecek bir şey değildir. Öfkeyi bilmeden öfkeyi anlatırsanız, sizi sadece diğer öfkeyi bilmeyenler dinler.

Yazarlığın asıl bu noktadan itibaren başladığı meselesi üzerine de bir şey söylemem gerek. Tanımlamalar fazla cesaret içeriyor. Muhakkak doğrudur ve geçerlidir ama o kadar keskin, kati de değildir. İsmet Özel’in Yıkılma Sakın şiirinde anlattığı devrimci kimdir? Selim Işık, büyük ölçüde Oğuz Atay’ın kendisiyse, Tutunamayanlar kötü bir roman Atay kötü bir yazar; kendisi değil de bir başkasıysa Atay iyi bir romancı mıdır?  

*Yukarıda intihar ve şizofreni ile ilgili olarak sorduğum sorulara dayanarak, son bir soru daha sormak istiyorum. Okumak ve yazmak, hayatın üstümüze abanan o büyük baskısına karşı koymanın bir yolu mu? Kitaplarla girdiğimiz ilişkiler, bizim için bir “saçak altı” mı? Yoksa kitaplar, bazen dile getirildiği gibi, acaba dünyadaki mutsuzluğumuzu kamçılıyor mu?

Etrafımdaki insanlar, yazdığım için, öykülerim ve kitaplarım olduğu için beni şanslı sayıyorlar, ne güzel diyorlar, gençsin ve kitapların filan var. Kitapların bir sonuç olduğu akıllarına gelmiyor. Bu şekilde bir insan olmakla alakalı bir karşılık yok zihinlerinde. Ama ben onları onaylıyorum, şanslıyım diyorum, Allah bana yok yere ağlama yeteneği verdiği için şükürler olsun ona. Sanat kaçış değil mücadele yeridir. Bir şeyler yolunda değildir ki, arkadaşlarım eğlenirken ben bir karakteri yontacağım diye acı çekiyorumdur. Bunlar romantik ve seyirciye söylenen sözlere benziyor ama yine de söylemem gerek; Yazmaktan keyif aldığım için yazıyor değilim, yazmak beni mutlu ettiği için de yazıyor değilim. Mutlu olmak gibi bir ütopyam yok zaten. Yazmakla hayatım daha iyi olmuyor ama galiba yazmakla hayatımın daha iyi olmak zorunda olmadığını anlıyorum. Belki her şey o şekilde anlamlı hale geliyor bana. O büyük baskı meselesine gelince, yazıyorum çünkü birilerinin o büyük baskı denen şeyin koca bir kandırmaca olduğunu fark etmesine yardımcı olmak, aracı olmak ihtiyacı hissediyorum.  Değerli Hocam’ın dediği gibi; ‘saatinde vapura binmekten,’ ‘adam olmaktan,’ kurtulsun diye benim gibi durduğu yerde duruyor olduğunu sanarak rahatsızlık duyan insanlar…

HECE EDEBİYAT DERGİSİ-MAYIS 2008

öbür dün

4/6/2008 · Kategori: dÜnlÜk

dün sabah erken kalktım, uyumak üzereyken uyuma dedim kendime, adam ol, işe git, kafamı salladım, yüzümü salladım, yüzüm sallanırken ona (yüzüme) su tuttum, o (yüzüm) yıkandı, akşama kadar kayda değer bişey olmadı, bi ara, Allaam gitsek ya dedim, gitmedik nitekim, eve geldim, bongo çaldım, yattım, gece karnımın sesine uyandım, yemek yemeyi unutmuşum, domates yedim, balık gibi kokuyordu domates, kustum, yattım, gerisini anımsamıyorum... (uyumuş olabilirim zira.)

 

gereksizyazarlardan öteki

(adı z ile başlayan mahmut)

YIKILMA SAKIN

4/6/2008 · Kategori: oZel

Sana durulanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler
kelimeler, bazıları tüyden bazısı demir
seni çünkü dik tutacak bilirim
kabzenin, çekicin ve divitin
tutulduğu yerden parlayan şiir.

Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi nefti
acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı

sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin
çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı.
Her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan
acılar bile duymadım kof yürekler önünde
beynim her sabah devrimcinin beyniydi
ayaklarım donukladı gelgelelim
sağlığın yerinde mi?

Yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
halkın doğurgan dünyasına dalmakla
onların güneşe çarpan sesini anlamayan
dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
yılgı yanımıza yanaşamazken
bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
yıkılmak elinde mi?

Boşuna mı sokuldu bankalara
petrol borularına kundak
kurşun işçinin böğrünü boşuna mı örseledi
varsın zindanların uğultusu vursun kulaklarımıza
yaşamak
bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.
Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta.

Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim
bütün devrimcilerin çektikleri
biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır
dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki
pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak
ama budandıkça, fışkıran da bizleriz
ölüyoruz, demek ki yaşanılacak.

 

İSMET ÖZEL

DEMİR KÜTLE-SENFONİ 1

4/6/2008 · Kategori: zaRİfcE

demir kütle - senfoni 1 -
Tam uçak lafı ile beynimin derisine binlerce jet sokulup karıncalanmaya başladı kafam. Elimi yana bıraktım. Parmaklarımın arasından sigara kaydı. Gözlerimin duvarda bir noktaya takılıp kaldılar. Orada ihtimal bir resim vardı. Bakışımı kolumu, yada bir tek parmağımı oynatabilmek elimden gelmiyorda böyle buz kesilmiş duruyorsam, demirden kütlelerle gökyüzünde dolaşmayı düşüneceğimk, gökyüzünde olamamanın acısını duyacağım demekti, ayrıca kriz demekti bu tehlikeydi. Sonunda sarsılmalar içinde doğrultacak, belirsiz korkular yüzünden, gözle görülmiyen böcekler yüzünden titriyecek, hırsla ağlıyacaktım. Bunu iyi biliyordum önceden bilmesine, ne varki kımıldamak, kalkıp sokağa, insan oğluna, yaşamının dış tarafına kendimi atabilmek için ufacık bir hareket yapmam gerekirdi. Parmağım oyanasa yapabilirdim bunu. Hiçbir şeyim, kılım bile oynamadı. Sırtüstü külçe gibi kaldım. İçimden siniklerim oynamaya başladı. SÂR'a.

duvarlar kadar sükûti elektronik beyinler kadar işlek
Muhayyel bir gökyüzünde yada odanın bilinmeyen noktalarında atom harmanı binlerce demir kütle. Objektifi yukarıya kaldırıp gökyüzünün 36 poz resmini alıp bunu insanoğlusunun enayi krallıllarıyla eşitlemek, yada içinde ihtilâl yada buhran, cinnet olmayan beyinlere şişeye tapa basar gibi dinamitler sokmak ve ateşlemek.. galiba bunu istiyorum. İşte, beynimin sinir düğümlerinde, beyin akreplerim böyle baş kaldırıyorlar. Yüzlerce demir kütleleri gökyüzünde iki kat arasında dolaştırıyorken "uçmanın anlamına varmak için aşkı değerlendirmek şarttır" diyen kral Adile ben yapmalıyım. (...Ama sana inek derken bir pislik yoktu içimde.) YOKTU (Sadece alicenap demyi unuttum okadar) UNUTTUM (evet dostum sen alicenap bir ineksin) ÖYLEYİMDİR (Peki ama ben neyim?) BİLMEM (ne dersen de ulan hiç kızmayacağım?) KIZMIYACAKSIN (Şimdi ne düşünüyorum biliyormusun?) BİLİYOR MUYUM (ben hangi kafaya uydumda seni üzdüm) ÜZDÜN (fakat bildiğim bir şey var) VAR (Ciğersiz bir kaltağın sebebine senin gibi bir dosttan oluyordum az daha) OLUYORDUN (Uğrama bir daha b ukente, başkente) UĞRAMAM (Gelsem bile içinde tecssül olmasın) OLMASIN (İnsanın iç dünyası nisbeten daha iyi) DAHA İYİ (Kim ne derse desin insan kardeşlerinin yoluna) AZ MI (Biri Aleys değil mi şimdi) ALEYS (İçimden gidip bulmak geliyor onu) ONU (Ama nesöylerim kendisine?) NE SÖYLERSİN (Ne söylememki?) Kİ (Önce sen alicenap bir aptalsın derim herhalde) DE (Gerisi çorap söküğü gibi gelir) OF GELSİN (Biliyorum bunları duyunca eteklerinin tutuşacağını) ÖYLE (Aman diyeceksin, haltetme) HALTETME (etmem) ETME (Ama şunu bil A. Cahit Z. Senin Aleysinin benim Turnam'dan, benim Turnamın Erdoğan Çokdurunun Topal Zeynosundah farkı yok) YOK. Ama var vaaarr...
Gökte iki kanad arasında, alev alev, taze mem uçlarına gidiyorken demir kütlenin kusmuğuna, Aleysinin göz bebeklerine başkente bir adam gömülmek üzereyken, muhalif aşk solukları nirengi noktası almış üzerime doğru, bana doğru çıldırasıya geliyor. Gelsin bakalım.

 

 

CAHİT ZARİFOĞLU 

DÜN

1/6/2008 · Kategori: dÜnlÜk

DÜN hiçbir şey yapmadım, sabah erken kalkmadım, traş olmadım, evden çıkmadım, otobüse binmedim, işe gitmedim, çalışmadım, işten çıkıp eve gelmedim, eğilip kapı eşiğini öpmedim, şükür yine evdeyim demedim, gece erkenden yatmadım.

tatildi.

gereksizyazarlardan biri

MANAT

1/6/2008 · Kategori: zIRVAlama

bana dedin ki, sanat ne?

ben dedim ki sana ne...

bana mı ne dedin sen.

sana ne mi dedim ben, sana mı ne dedim ben?

anlamadıysan anlatamam.

anladın mı? anlatamadım...

 

gereksizyazarlar pirliği

NEDEN

1/6/2008 · Kategori: zIRVAlama

ben neden benden bu kadar uzağa düştüm? bi de ben neden benden bu kadar uzağa düştüm de düşmek acıtmaz da oldu hem. bi de ben neden senden de ayrı düştüm? bi de ben neden senden de ayrı düştüm de düşmek acıtmaz da oldu hem. bi de ben neden demlendim bu kadar bu genç yaşta hem?  

 

gereksizyazarlar dirliği

KAÇACAK YER YOK

1/6/2008 · Kategori: gereksiZYazar

KAÇACAK YER YOK

Güzel sözler söyleniyordu televizyon dizilerinde. Her yerde kahramanlar ve kahramanların kahramanlıkları vardı. Eskisi gibi değildi hiç bir şey. Zengindiler artık ve çok güçlüydüler. Güzel arabaları ve güzel kadınları vardı. Güzel işlerinde çalışıyordular. Çirkin şeyler bile bir güzellik adına hareket ediyor, bir güzelliğe işliyordu. Yine de zor yanları yok değildi. Entrikalar, pusular ve komplo... ama can acıtmıyor, heyecan yaratıyordu bunlar. Aşk da vardı. Tüm aşklar uzun bacaklı ve ıslak dudaklıydı. Adamın birisinin tadı yoktu, kadının birisinin tadı olmayan kocası vardı. Kadının birisinin gamı çoktu, adamın birisinin gamlı karısı vardı. İlk bakışta tencere kapak gibiydi, dikkatli bakıldığında limon keşkül. Espri de vardı nitekim ama çok ince. Kesecek kadar bulaşanı. Yirmi birinci yüzyıldı, artık kaçacak yerin olmadığı çağ. Kaçıldığında bile kaçmaya sebep olan etkenlerle şekillenmiş zihinlerin, o şeklin gereği oluşan kurguya kaçınılmaz teslim olacağı zaman. Adamın birisinin adı tufandı, karısının lalezar. 

Gözleri açık, ama anlayamadığı, yahut anlaması, olmasını istediği gerçeğin varlık kazanmasını engelleyeceğinden anlayamadığı için değil, anlamadığı için, kayıtsız, bakıyordu.

“Sana söyledim”

Bana söylemişti. Bir kış akşamı, yanan odun sobasının yanında ısınıyorken, dışarısı alabildiğine kar.

“Bütün yollar kapalı. Ölsek kimsenin ruhu duymaz.”

Bir insanın hayatını olabildiğince etkileyebilecek sözler sadece yaşamın insanı getirdiği yerden de destek alan tesadüflerin eseri olabilir mi? Bu soruya arzularımı, duygularımı ve ön yargılarımı becerebildiğim ölçüde bir kenara bırakarak cevap verdim.

İşten erken çıktım. İşten erken çıkmayı sevmiyorum. İşi sevdiğim için değil, iş yerinde en azından bir meşguliyetim var sayılır, çıktığım zaman yapacak pek bir şeyim kalmıyor. Fazla otobüs beklemedim, üstelik gelen otobüs fazla dolu sayılmazdı, arka kapıdan binmek zorunda kalmadım. Eve yolculuğum işe gelirken olduğu kadar sıkıntılı değildi. Bunun bir mana taşıyıp taşımadığını bilmiyorum. İyiye işaret olup olmadığını da...

“Semihalar gelecekmiş yarın,” dedi saadet. Yemek yiyorduk her akşam aynı saatte yaptığımız gibi.

“Herhalde yemekten sonra gelirler değil mi?” diye ekledi.

“Herhalde,” dedim.

“Yemeğe gelecek olsalar yemeğe geliyoruz derlerdi,” dedi sonra.

“Herhalde,” dedim yine. Tuzluktaki tuz nemlenmişti galiba. Akmıyordu.

“Bir de onlara yemek yapacağım diye uğraşmasam bari,” dedi sonra sonra.

Başımı salladım.

“Ya evet,” dedim.

“İlgilensen şaşardım zaten,” dedi en son, usançla. Tuzluğu yenemeyeceğimi anladığım için elimden bıraktım. Saadet sofrayı toplamaya girişmişti.

“Çay yok mu,” diye sordum elimdeki gazetede okuduğum yeri kaybetmemeye dikkat ederek.

“Demlerim birazdan, şu bitsin,” dedi. Şu dediği televizyon. Aslında televizyondaki dizi ama bana göre televizyon. Belki de hiç seyretmediğim için bütün programların aynı olduğunu sanıyorum. Yemekten sonra ben koltuğuma oturup sigara yakmıştım, o mutfağa gitmişti. Söyleniyordu ama bir şey anlamamıştım. Dikkat de etmemiştim. Bir süre sonra, belki bulaşıkları yıkadıktan sonra, gelip oturmuştu. Televizyon seyretmesinden rahatsız olduğumu söyleyemem. Konuşmayı pek sevmeyen birisi olduğum için belki. Aslında ben konuşmayı pek sevmeyen birisi olduğumu düşünmüyorum ama etrafımdaki az sayıda da olsa ahbabım öyle olduğumu düşünüyor. Bu sebeple kullandım o ifadeyi. Saadet elinde çay tepsisiyle odaya girdiğinde, sekiz on treninin gürültüsü ve sarsıntısıyla duraksadı olduğu yerde. Bu Onu çıldırtıyor. Her tren geçişinde olduğu yere çivileniyor ve tren gittikten sonra bir dolu söyleniyor. Ben susuyorum. Tren yolunun yakınında oturmamızın sorumlusu benim ama alışılabileceğini söylediğim zaman pek karşı gelmemişti. İşin aslı bunca zamandır neden alışamadığını da anlayabilmiş değilim.

Gece erken yattım. Oturma odasında sigara içiyor ve televizyon seyrediyordu.

Gece tuvalete kalktığımda baktım ki Saadet hala yatmamış. Bir şey söylemedim, uykum dağılsın istemiyordum. Ama Saadet neden bilmiyorum yine rahatsız oldu.

“Ne yapıyorsun,” diye sordu bana. Uykulu gözlerimle baktım Ona.

“Yatıyorum,” dedim gayet doğal.

“Ben çok sıkılıyorum,” dedi Saadet.

“Uyursan sıkılmazsın,” dedim.

“Sen bunun için mi hep uyuyorsun,” diye sordu. Galiba kızmıştı. Sorusunu düşünerek yatak odasının yolunu tuttum.

“Yarın çok işim var, bir sürü iş yüklediler,” diye söylendim giderken.

Sabah erken uyandım. Saadet’in uyanmaması için sessizce kalktım yataktan, gürültü yapmamaya özen göstererek giyindim, çıktım evden. İş yeri her zamanki kadar soğuktu. Herkes bir şeylerle meşguldü ama hiçbirisi işini yapmıyordu. Ben de onlardan biriydim. Zaten bir iş yapmak zorunda kalmamak için memuriyeti seçmiştim. Öğlene kadar önümdeki birkaç dosyayla uğraştım. Öğlen yemeğe çıkarken mesai arkadaşlarımdan Salih takıldı peşime. Salih’i sevmiyordum, çoğu insan gibi gereksiz ve çok konuşuyordu çünkü.

“Sizinkiler bu hafta fena toslayacak,” diyerek sohbetin başlangıcını kendisine göre yaptı Salih. Bu sözlere bir mana veremedim.

“Bizimkiler kim?” diye sordum her zamanki soğuk tavrımla, biraz da şaşkın.

“Kadıköy’e geliyorsunuz, Fener sizi beşler,” dedi Salih, kendisine yakışan gevşek tavrıyla. Uzun zaman önce ortada manasız bulduğum bir futbol muhabbeti dönüyorken bana sorulan hangi takımı tutuyorsun şeklindeki soruya, takım tutmuyorum dersem gerekçelerini de isterler diye düşünerek aklıma gelen ilk takımın adını söylediğimi hatırladım. Aklıma gelen ilk takımın adını şimdi hatırlamıyordum.

“Bakalım,” dedim.

“Valla bilmem orası Kadıköy,” dedi. Cevaben söyleyecek bir şey yoktu, adımlarımı sıklaştırdım. Salih’in arkamdan söylendiğini duyabiliyordum ama işe yaradı, peşimi bıraktı. Hava soğuktu, kar yağacak diyordu meteoroloji haber spikerleri.

Öğlen yemeğinden sonra iki demli çay içtim keyifle, bir tane de sigara. Günde üç sigara içiyordum, bir tane öğlen yemeğinden sonra, bir tane akşam yemeğinden sonra, bir tane de yatmadan evvel. Doktor tavsiyesi değildi, doktora gitmeyi sevmem, günde üçten fazla sigara içtiğim zaman azalan verimler kanunu gereği sigaradan aldığım keyif düştüğü için kendimi üç ile sınırlayarak hazzımı sonsuz kılıyordum. Acele etmeden daireye döndüm.

Akşam eve dönerken biraz kuruyemiş aldım. Misafir geleceği için bir şeyler yapmış gözükmem gerekiyordu. Saadet bir sürü gereksiz hazırlığa girişmiş olmalıydı, bu gibi durumlarda eve giderken elde bir iki poşet olması sıradan hayatımızın sürerliği için gerekliydi. Yapılması gerekli gözüken birçok işin yapılmamasında kendi adıma bir sakınca görmezdim, ama birkaç etkenin birleşmesi sonucu hayat insanı yapılması fena olmaz kabilinden de olsa bir yere getirdiği zaman, bunu üzerinde düşünmeye değer bulurdum. Belki daha sonra bana sorun çıkarabilecek birçok şeyi bertaraf edebilmek gayesinden, belki de bir basit kaçınılmazlık.

Semiha’yla Remzi yemekten sonra geldiler. Gürültülü bir biçimde girdiler evden içeriye misafir karı koca. Semiha’yı hiç sevmediğini bildiğim Saadet, anlamlandıramadığım bir şekilde misafirlerin gürültülerine ve gürültülü gülüşlerine eşlik etti, sanki onlarla aynı türden bir insanmış gibi. Ama aklımdan belki bunca senelik karım da onlarla aynı türden bir insandır diye bir düşünce geçmedi. İnsan küçük şoklarla hayatını gözden geçirmiyor nitekim. Oturma odasına oturduk, kurabiyeler yiyerek çaylar içtik ve sohbet ettik.

“Yahu geçen gün benim acenteye birisi geldi, dedi patron bana şöyle temiz bir şahin lazım. Bak bak lafa bak, yahu ben acenteyim, bu şahin temiz değil sana yaramaz mı diyeceğim. Oturduk pazarlık edecez, herif diyor yok bu para olmaz şu para, yok bu vade olmaz şu vade, yahu ne temiz şahin filan diyon bana hava atıyon o zaman, cebindeki para belli bana şu kadarlık bir şey lazım desene. E senin işler nasıl birader. Daireniz uçmaya başladı mı. Bak bak espiriye bak uçan daire olayı...” Gürültülü kahkahalar eşliğinde odadaki kadınlara baktı Remzi bu sözleri söyledikten sonra. Kadınlar eşlik ettiler Remzinin kahkahalarına. Cevap verdim ben;

“İyi sayılır gidip geliyoruz.”

“Aman aman git gel birader, bu zamanda iş büyük sorun, valla bana deseler al Remzi sana şunca maaş, çek yok senet yok düşünce yok, hemen eyvallah derim, yaşlandım yahu koştur koştur.” Yine aynı kahkahalar.

İkinci demlik çaya başlandığında Semiha aldı sözü;

“Saadetciğim geçen hafta Remzi bir boşluk yakaladı da gidebildik. Yoksa nerede? İşim var deyip duruyor. Ama bir görsen çok güzeldi. O göl, o ağaçlar... insan bir haftada gençleşiyor vallahi. Zor götürdüm gerçi. Remzi illa diyor ‘yahu yazın gidiyoruz ya tatile, deniz meniz, ne gerek şimdi kışın ortasında, ne tatiliymiş bu. Donarız yahu.’ Ben sevmiyorum öyle yaz tatillerini, güneşe çıksan yanıyorsun, tuzlu su kaşındırıyor, hem her şeyin kendisine göre bir güzelliği var. Kış tatili de başka tabi.” Remzi devraldı sözü karısının üslubuyla, bana bir ortak, neden bahsettiğini hemen anlayacak bir yandaş gibi bakarak;

“Yahu yaza değişilir mi hiç. Mis gibi deniz, koca kumsal, sıcacık güneş.” Aslında plajda bikiniyle dolaşan kadınları kasteder gibi pis bir sırıtış vardı yüzünde. Bu ortaklık ve yandaşlıktan, en azından bunun bana da yakıştırılmasından rahatsız oldum, başımı sallayarak geçiştirdim.

Oldukça geç bir vakitte kalktı misafirler. Saadet geldiklerinden beri olduğu gibi giderlerken de onlara onlardan biriymiş gibi görünmeye çalışıyordu. Ben sıradan nezaketin ötesine geçemedim. Geçebilmeyi de istemedim. Her misafirliğe gidip döndüğümüz zaman ve her misafir olarak gelip de kalktıklarında olduğu gibi benim gereksiz gördüğüm bir husus nedeniyle Saadetle aramızda soğuk rüzgârlar eser ve sonunda o bana söylenerek mutfağa giderdi ve yine aynı sahne tekrarlandı. Daha kapıyı kapatıp oturma odasına döner dönmez “İşleri güçleri hava atmak,” diye söylendi. Doğrusu doğrudan bana yönelik bir hayıflanma olmadığı için memnunluk duydum. Tartışmalara fazlasıyla iştirak edebilen birisi değildim zaten ve Saadet’in söylenip söylenip dişe dokunur bir tepki alamaması onu daha da sinirlendiriyordu. Böyle olması benim “aynen öyle” diyerek geçiştirebileceğim bir durum ortaya koymuştu ve ben de “aynen öyle” diyerek hem ona katılıyor olduğumu belli ettim, hem de meseleyi kendimce geçiştirmiş oldum. Bunun sadece boş bir zan olduğunu anlamam yalnızca birkaç saniye sonraya tekabül etti, zira Saadet büyük bir kinle baktı yüzüme. Aslında beni ortalama bir sevgiyle sevdiğini biliyorum, bana kin gütmediğini de. Memnun olmadığı birçok şey var hayatında ve bunları dile getirir, yakınırken hayıflanmalarına katılmam gerekiyor ona göre. Bana göre gerekmiyor, çünkü bir manası yok. Zaten bu yüzden bu gibi durumlarda kinle bakıyor bana. Yüzüme kinle baktı ve;

“Hava atacak bir şeylerinin olması onların suçu değil herhalde,” dedi. Misafirleri sevmiyorum. Misafir olmayı da misafir ağırlamayı da.

“Benim suçum da değil,” dedim.

“Tabi ki,” dedi hicivle ve mırıldanarak sehpa üzerindeki bardakları aldı, mutfağa gitti. Tabakları almak için birkaç saniye sonra geri gelecek. Televizyona baktım. Kel, göbekli bir adam konuşuyordu. Biraz sesini açtım televizyonun. Saadet girdi odaya.

“Birkaç günlüğüne bir yerlere gitsek biz de, biraz kafamızı dinlesek...”  şefkatli bir ses tonuyla söyledi bunları, gerçekten ihtiyaç duyuyormuş gibi. Belki de gerçekten ihtiyaç duyuyordu.

“Şu sıra izinim yok, nasıl gideceğiz ki,” dedim. Verdiğim cevap ona göre fazla olumsuz sayılmıyordu.

“Rapor filan alırsın, ne bileyim bulursun bir şeyler,” dedi. Benim tarafımda. Zaten kötü birisi sayılmaz, sadece her ortalama insan gibi daha iyisini istiyor. İşin garip tarafı ben de onca tuhaf sayılmama rağmen ondan memnunum, bir şikayetim yok. Çok daha kötüsü olabilirdi, yaşadığı her şeyden ve tüm eksikliklerden beni sorumlu tutan birisi olabilirdi. Hiçbir şeyden memnun değil ama memnun olmadığı şeylerden dolayı birisini sorumlu tuttuğuna rastlamadım henüz. Bazen sadece birilerini bir şeylerden sorumlu tutarmış gibi kendi kendisine söyleniyor, o kadar. Diğer bütün zamanlarda göze çarpan tek özelliği memnuniyetsizliği.

“Bakarız,” dedim. Aslında bakmam söz konusu değildi, çoğunlukla yaptığım gibi geçiştirmiştim. Bir şey söylemedi, bu aşamada benimle savaşmak işine yaramaz, bunu biliyor. Tabakları da alıp mutfağa gitti. Kel ve göbekli adam önemli bir adam olmalı, programdaki diğer adamlar ona karşı çok dikkatli ve kibar konuşuyorlar. Konuştukları mevzu da önemli olmalı, zira adamların hepsi de kelli felli. Biraz önce televizyonun sesini biraz açmıştım ama yeterli olmamış, pek duyabiliyor sayılmam. Biraz daha açmalıydım duymak için ama üşendim.

Sabah işe birkaç dakika geç kalacağımı sandım ve bu hiç hoşuma gitmedi. Trafik sıkışıklığı nedeniyle ev ile daire arasındaki mesafenin kısa bir bölümünü uzun sürede aldık ama sonra şoför o sıkışıklığın neden olduğu gecikmeyi gaza biraz fazla yüklenerek bertaraf etti. Dairede sosyal ilişkiler bakımından umarsız ve insanlarla alakasız olduğum için beni pek sevmezler ve birkaç dakika bile geç kalsam muhakkak lafı edilir. Umarsızlığım nedeniyle bu da benim için önemli olmaz ama nihayetinde birkaç kişiyle diyaloga girmemi gerektirebilir. Bundan hazzetmeyeceğim için geç kalmayı istemem. Kalmadım zaten. Hemen hemen benim dışımdaki herkesin geç kalması ise beni zaten ilgilendirmiyor, bana kalsa hiç gelmeseler de olur. Çayımı içmek için masama oturdum. Bu sırada birkaç basit işle de ilgileniyor gözükebilecektim. Ama olmasına hiç ihtimal vermeyeceğim garip bir şey oldu. Mevzubahis kişi ben olduğum için garipsediğim bir şey.

Kamuran ağabey elinde çayıyla benim masama geldi, ‘oturabilir miyim,’ dedi ve baş onayımdan sonra oturdu. Dairedeki birçok mesai arkadaşım gibi hakkında çok şey bilmediğim, pekiyi tanımadığım birisiydi Kamuran ağabey ama tanıdığım kadarıyla değerlendirecek olursam da, dairedeki adama benzeyen tek adamdı.

“Sıkılmıyor musun Bekir,” dedi bana. Zaten masama sabah sabah gelmesi, sohbet etmek için gelmiş gibi gelmesi garipsememe yeterliyken bir de böyle bir soru yöneltti. Bu soru benim üzerimde birden sorulmuş olması itibariyle mi bilmem, tuhaf bir etki bıraktı. Bu etki gün boyu sürdü. Onu ayrıca mütalaa edecektim, Kamuran ağabey masamdan gittikten sonra.

Önce verecek bir cevap bulamadım. Neyden sıkılmıyor muyum demek bana ziyadesiyle manasız göründü. Sanki ikimizin de çok iyi bildiği ama hep bilmiyormuş, farkında değilmiş, hatta varlığı söz konusu değilmiş gibi davrandığı bir sorundan bahsediyormuş gibi “Bazen,” dedim. Başını salladı içtenlikle ve önüne bakarak. Düşünceli görünüyordu. Ben de önüme baktım ve düşünceli bir edaya büründüm. “Biliyorum,” dedi, sonra “Neyse,” diyerek kalktı ve geldiği gibi masasına gitti. Önümdeki dosyalara bakarak çayımı içtim.

Neden o şekilde masama geldi ve hangi sohbetimizin samimiyetinden hareketle bana öyle bir şey sordu bilmiyordum. Ama bir taraftan da sanki biliyordum. Kastettiği sıkıntı neydi, nasıl bir şeydi, sormaktaki amacı neydi, neden bana sormuştu bilmiyordum. Ama bir taraftan da sanki biliyordum. Akşam iş çıkışı onunla konuşmaya karar verdim. Belki masamdan hiç kalkmamış gibi ‘sen sıkılmıyor musun’ yahut ‘sen sıkılıyor musun’ gibi bir şeyler söylerdim. Söylemedim. Akşam bunu fazlasıyla manasız buldum. Etki gün boyu sürmüştü ama buradaki gün mesaiyle sınırlıydı, mesai bitince sanki etki ortadan kalktı ve ben doğrudan eve yollandım.

Ertesi gün daireye gittiğimde o gece Kamuran ağabeyin öldüğünü öğrendim. Gece kendisini asmaya kalkmış ama ip kopmuş, ama boynu kırılmış. Garip bir ölüm. İntihar mı kaza mı? Belli ki intihara kalkışmış ama başarısız olmuş, kazayla amacına ulaşmış. Ellili yaşlarda bir adam, evde kimse yok muymuş, evli değil miymiş, çoluğu çocuğu yok muymuş?.. Sormadım kimseye. Yedi senedir aynı dairede çalışıyorduk, evli olup olmadığını bilmiyordum, soramadım. Gün oldukça sıkıntılı geçti benim için.

İş sonu hemen eve attım kendimi. Saadet bir gariplik olduğunu fark etmedi. Fark edilir bir gariplik yoktu aslında, eve her zamanki gibi girdim, eve her zaman girdiğimde yaptığım şeyleri yaptım. Yemek yedik Saadetle beraber, sonra o yine mutfağa gitti, sonra ben yine televizyon karşısında oturuyor ve televizyon seyretmiyorken çay getirdi. Oturdu, televizyonun sesini açtı. Gür saçlı bir adam, kel kafalı bir kıza gelecekte her şeyin güzel olacağını söylüyordu televizyonda.

“Kamuran ağabey ölmüş,” dedim televizyona bakarak.

“Kamuran ağabey de kim,” dedi Saadet bana bakarak. Ben de Saadete baktım. Cevap vermeyişim biraz uzun sürdü, gözlerini tekrar televizyona çevirdi.

“Ben sıkılıyorum Saadet,” dedim. Saadet yine bana baktı, söylendi sinirle;

“Otur diziyi seyret işte, garipsin yani, geçiyorsun karşısına, kısıyorsun sesini,” dedi.

“Televizyonun sesi başımı ağrıtıyor,” dedim.

“Aman,” dedi. Başını sevsinler senin der gibi.

“Ben çok sıkılıyorum,” dedim, tekrar bana çevirdi yüzünü.

“Saadet bir şeyler yapalım,” dedim. Garip garip baktı yüzüme Saadet.

“E gidelim işte bir yerlere,” dedi, “Biraz kafa dinleriz, biraz dinleniriz, değişiklik olur... diyoruz ama hiç... umurunda değil,” dedi. Umur. Bu kelime üzerinde durdum birkaç saniye. Umur, umur diye tekrarladım içimden. Gidelim, dedim. Sekiz kırkbeş treninin sesi doldurdu evin içini.

O gece benim için sıkıntılıydı. Saadet benden hiç beklemediği bir cevap aldığı için şaşırmıştı ve bu yüzden ne başka bir şey sordu, ne de söyledi. Erken yattım. Ben erken yattığım için olsa gerek o da erken yattı. Ama ben uyuyamadım, yatağın içinde gözlerim tavanda ölü gibi beklemekten sıkıldım, kalktım. Televizyonu açtım. Bıyıklı bir adam şarkı söylüyordu. Bir şey duymuyordum. Bir şeyleri değiştirmem gerekiyordu. Bir süre kafa dinlemek için bir yerlere gitmek gibi bir şey değildi yapmam gereken değişiklik. Daha fazlasıydı. Neden öyle hissediyordum? Bilmiyordum. Hiç böyle bir isteğim olmamıştı ama şimdi istiyordum. Belki istiyor değildim, gerekli olduğunu düşünüyordum. Belki düşünüyor değildim, gerekli olduğunu hissediyordum. Ne için gerekliydi? Bunu da bilmiyordum ama gerekliydi. Sabaha karşı yattım. Aslında uykum hep vardı ama uykum olmasına rağmen uyuyamamıştım, bu yüzden gözlerim kızarmıştı ve başım ağrımıştı. Uyuşmuş sersem gibi olmuştum. Yatar yatmaz uyudum. Saadet zaten uyuyordu.

Sabah hiç yapmadığı bir şekilde beni kaldırdı Saadet. Aslında hiç yapmadığı kaldırış şekli değildi. Demem o ki; işe gideceğim sabahlar beni Saadet kaldırmazdı, ben kendim kalkar, giyinir, evden çıkardım. O uyuyor olurdu. Ama beni kaldırdı ve kahvaltı hazırladığını söyledi. Uykulu ve yorgun gözlerimle baktım yüzüne. Ne söyleyecektim? Bir şey söylemedim, kalktım.

Kahvaltıya oturduk birlikte.

“Ben bugün gazetelere filan bakarım,” dedi, “Şöyle güzel bir yer bulmaya çalışırım. Hem güzel, hem kesemize uygun...” peynirin tadı garip geliyordu ağzıma. Çayın tadı aynıydı.

“Sen de işyerinde durumu ayarla,” dedi, “bir bak bakalım ne zaman çıkabilirsin. Artık izin mi olur, rapor mu olur.” Midem bulandığı için peynirin tadını garipsiyor olabilirdim. Ama çay daha kötü ederdi bulanan mideyi.

“İşe gitmeme gerek yok,” dedim, “Sen toparlan, alacaklarını hazırla, ben otogara bilet bakmaya gidiyorum.” Ağzı açık kaldı. Mutlaka kızacak, bir sürü soru soracaktı, hemen evden dışarı attım kendimi. Döndüğümde odada oturmuş sigara içiyordu. Hazırlık yapmamıştı. Biletleri masaya koyduğumda kaşlarını çattı. Hem şaşkın hem sinirliydi. Masaya doğru bakarak;

“Nereye gidiyoruz, afedersin,” dedi.

“Memlekete,” dedim.

“Kim var orada, kime gidiyoruz, nereye gidiyoruz,” dedi. Kimse yoktu. Zaten onun için gidiyorduk.

“Eve,” dedim.

“Hangi eve,” dedi.

“Bizim eve,” dedim.

“O dağ başına mı,” dedi.

“Dağ istemiyor muydun, kışın deniz kenarına gidilmez ya,” dedim. Ellerini iki yana açtı. “Allah’ım delirtecek bu adam beni,” dedi. “Bekir orası dağ... yahu orası dağ değil, dağ başı. Tesis yok, insan yok. Hiçbir şey yok. Bu kış günü deli misin sen?” Hayat anlamsızdı. Birçok şey anlamsızdı.

“Tesis burada, insanlar da burada, o yüzden gitmiyor muyuz zaten?” dedim. Kültablasını alıp mutfağa seğirtti hızla. Durmadan söyleniyordu, bir şey anlamıyordum. Televizyona baktım. Mini etekli bir kadın tuhaf hareketlerle bir şeyler anlatıyordu televizyonda. Saadet tekrar geldi.

“İş ne oldu, ne yaptın, nasıl ayarladın?” diye sordu elleri belinde. Yüzüne baktım.

“Bir şey ayarlamadım, sıkıldım,” dedim. Kaşlarını kaldırdı, kocaman açtığı gözlerini üzerime dikti. “Sıkıldın,” dedi, “Şimdiye kadar aklın neredeydi?” Bütün içtenliğimle “Bilmiyorum,” dedim. Bir dakika kadar öylece durup bana baktı. Sonra yine mutfağa gitti. Giderken söylendi yine; “Ben gelmem o dağ başına bilmiş ol, illa gidilecek diyorsan yalnız git.” Yalnız gitmek... bunu düşündüm. Yapamam. Saadet herşeye rağmen benim karım. Onu burada bırakarak mahvolmasına seyirci kalamam. Seslendim arkasından; “Otobüs akşam dokuzda. Hazırlık yap.”

Sekizi elliyedi geçe otobüse binip koltuklarımıza oturduk. Saadet benimle konuşmuyordu. Evden çıktığımızdan beri konuşmamıştı. Otobüste başını cama yasladı ve inene kadar molalar da dahil on yedi saat boyunca yerinden kıpırdamadı.

Otobüsten indikten sonra bir buçuk saatlik bir minibüs yolculuğu yaptık. Minibüsten indikten sonra da yirmi dakika kadar yürüdük. Yükümüz ağır değildi, Saadet hemen dönmemiz için lazım olacak birçok eşyayı bavula yerleştirmemiş olmalıydı. Kar da ancak bileklerimize kadar geliyordu. Havanın kararmasına yarım saatten biraz fazla kaldığı için acele etmeye çalışıyordum ben. Saadet’in adımları isteksizdi. Kızmıyordum ona, çünkü göremiyordu. Ben görüyor muydum? Böyle sorarsam kendime verecek cevabım evet olurdu ama neyi gördüğümü sorarsam verecek cevabım yoktu. Tek bildiğim sıkılıyordum ve bir şeyler yapmam gerekiyordu. Kendim için de, Saadet için de.

Evin kapısını açmakta zorlandım. Açılmaya açılmaya açılmayı unutmuştu kapı. Bu bir anahtardı. Yaşamaya yaşamaya yaşamayı unutmuştum ben de... içerisi toz içindeydi. Fazla eşya yoktu. İçindeki birkaç parça eşyayla beraber bu izbe ev de bana babamdan kalan tek şeydi. Tek katlı kerpiç bir evdi. Üç odası, bir sofası, bir kileri vardı. Tuvalet dışarıdaydı, bahçede. Bahçe fazla büyük sayılmazdı. Ev ormana yakındı. Önünden dar bir yol geçiyordu, ama yoldan kimse geçmiyordu. Elektrik ve su vardı. Su, borular donar da akmazsa bahçedeki kuyudan da çekilebilirdi. Kuyu kurumuş yahut donmuş olabilirdi ama tulumba da vardı. Aslında yola çıkarken hiç düşünmemiştim ama minibüsten inip de eve doğru yürürken ya çatı filan çökmüşse diye kurt düşmüştü içime. Yola çıkmadan akıl etseydim, bir engel teşkil eder miydi? Etmezdi. Çatı çökmemişti, sağlamdı. Aslında buna ilk an şaşırdım da. Demek ki yol doğruydu.

Hava kararmadan önce yakacak topladım. Zor olmadı her yer çalı çırpıydı. Sobayı yaktım. Fena tüttü, oda dumana kesti. Sobayı söndürdüm, boruları ve bacayı silkeledim. Karanlık olduğu için dama çıkmadan, içeriden becerebildiğim kadar yaptım bu işi. Yeterli oldu. Gece boyunca evi temizledim. Saadet hiçbir şeye dokunmadı. Kızmadım. Bu kadar istememesine rağmen sonuçta gelmişti çünkü, beni yalnız göndermemişti. Yalnız gelir miydim? Gelmeseydi, evde oturup kalsaydı ne yapardım, kolundan çekerek sürükler miydim? Bilmiyorum. Gelmişti. Benim karım, yoldaşım, hayat arkadaşım. Daha önce böyle düşünmemiştim hiç. Biraz zaman geçince alışacağının ve o hayatı bir daha hiç istemeyeceğinin kanıtıydı bu. Gece yemek için bir şeyler hazırladım. Bir köşede sinmiş oturuyordu. Yüzü kapkaranlıktı. “Hadi ye,” dedim. Başka bir şey demedim. O da bir şey demedi. Ucundan bir şeyler yedi. Ben iyice doydum. Topladım sofrayı. Demlik sobanın üzerindeydi. “Ne yapacağız burada,” dedi, kırıktı sesi. “Korunacağız,” dedim. Gözleri açıldı kocaman ama kavga etmeye dermanı yoktu. “Neyden korunacakmışız Bekir?” Yüzüne baktım. Uzun uzun yüzüne baktım. “Bilmiyorum,” dedim. Onca yorgun olmasına rağmen neden uyumamıştı. Çünkü benden nefret ediyordu, nefretini uyuyarak ertelemek istemiyordu. Biliyordum şu an nefret doluydu, ama aslında bana değil. Geçecekti, ilk an böyle olması normaldi. Gözlerini kapatmış gibiydi ve sadece karanlığı görüyordu, normaldi. Alışınca geçecekti. Anlayacaktı beni.

Anlamadı. Her gün daha kötü oldu. On üç günde ne kadar olabilirse o kadar kötü oldu. “Ne zaman gideceğiz, ne zaman, delirdin mi, kafayı mı yedin, üşüttün mü, manyak mısın?” Verecek cevabım yoktu. Anlamıyordu. Çuvallarla un almıştım, torbalarla çay, şeker, iki teneke peynir. Başka bir şeye ihtiyaç yoktu, anlamıyordu. “Tren gürültüsü bile yok, insan yok Bekir...” Kar yağdı. Çok çok yağdı. Kaçacak diye korkuyordum. Kalamıyordu ama kaçmaya da korkuyordu. Çay bitti, şeker bitti. Undan ekmek yapıyordum, her şeyi ben yapıyordum. “Buradan mı kaçacaksın, biz buraya kaçtık zaten,” diyordum. Deliriyordu. İyi bir tarafımı yakalamaya çalışıyordu kendince, “Hayatım,” diyordu, “Gidelim hadi, herkes merak etmiştir bizi.” Anlamıyordu. Sonra bağırıp çağırıyordu, eline ne geçerse bana fırlatıyordu, sonra ağlıyordu bir köşeye çöküp. Uzun uzun ağlıyordu.

Sonra kar iyice kapattı yolları.

Gözleri açık, ama anlayamadığı, yahut anlaması, olmasını istediği gerçeğin varlık kazanmasını engelleyeceğinden anlayamadığı için değil, anlamadığı için, kayıtsız, bakıyordu.

“Sana söyledim”

Bana söylemişti. Bir kış akşamı, yanan odun sobasının yanında ısınıyorken, dışarısı alabildiğine kar.

“Bütün yollar kapalı. Ölsek kimsenin ruhu duymaz.”

Bir insanın hayatını olabildiğince etkileyebilecek sözler sadece yaşamın insanı getirdiği yerden de destek alan tesadüflerin eseri olabilir mi? Bu soruya arzularımı, duygularımı ve ön yargılarımı becerebildiğim ölçüde bir kenara bırakarak cevap verdim.

Karımı öldürüp bahçeye gömdüm. Yarım çuval unum vardı. Pencerenin önüne oturup yağan karı seyrettim. Karanlıkta nokta nokta ayrışıyordu gökyüzü. Sıkılmıyordum, hiç sıkılmıyordum. Saadet’i kurtarmıştım. Un bitince kendimi de kurtaracaktım. Nasıl düşünememiştim. Onca yıl ne kadar kör yaşamıştım. Karanlıkta nokta nokta ayrışıyordu gökyüzü. Odanın içinde yanan çalı çırpı çıtırtısı. Gözlerim görüyor, kulaklarım duyuyor, sahibim kendime. Kendime sahibim.

                                                                                   

Güray Süngü

HECE ÖYKÜ 2005

RÜYALARIMIN GÜL KOKUSU

1/6/2008 · Kategori: gereksiZYazar

RÜYALARIMIN GÜL KOKUSU

Sabah erkenden çaldı kapımı, bundan hoşlanmadığımı ona belli etmedim. Güne erken başlayan insanlardanmışım gibi hareket etmeye çalıştım, sürekli gülümsedim ve anlattığı her şeyi not ettim. İyi bir iş yaptığı zaman insanın kendi kendine duyduğu hayranlığı okudum gözlerinden. Bu sefer iyi bir iş denen şeyin benimle yapılmış olması nedeniyle ben de ziyadesiyle mutlu oldum. Ama bunu da göstermedim ona, daima ciddi; güleryüzlü olsam da; ciddi konuştum, her şeyi bütün ayrıntılarına kadar düşünüyormuş gibi yaptım. Bu konuda ikna edici olduğumu söyleyebilirim zira aklında en ufak bir tereddütün kaldığını bile sanmıyorum. İkinci kahveyi yapmam gerekir mi diye düşünürken ben, kalktı neyse ki. Yaklaşık kırk dakika süren görüşmemizin sonucunda elimi güvenle sıkarak ayrıldı evimden. Bıraktığı zarf küçük defterle beraber sehpanın üzerindeydi. İçi para doluydu, saydım hemen. Beş kere filan üstelik. Bu parayla altı ay geçinebilirdim.

Gün boyunca sokaklarda dolaştım, alışveriş merkezlerine girip alışveriş yapan insanları seyrettim. Her acıktığımda bir şeyler atıştırdım, bir zamanlar öğün arası yemenin iştah kaçırdığına inandığımı hatırlayıp kendime güldüm. Öğleden sonra sinemaya gittim ve korkunç derecede kötü bir film seyrettim, hani şu televizyona çıkan bütün insanların rol aldığı ve sonrasında birbirlerinin programlarına konuk olup birbirlerine iltifat yağdırıp yaptıkları işi millete yutturmaya çalıştıkları türden. Sinemadan çıkınca leziz bir yemek yedim, yemekten sonra köpüklü bir kahve içtim ve lokantadan çıkarken benimle ilgilenen garsona yüklü bir bahşiş bıraktım. Mutlu ve hayattan keyif alan bir insan olarak evime döndüm. Küçük bir zarfa gecikmiş üç aylık kira tutarımı özenle koyup, üst kattaki ev sahibeme götürdüm. Yüzümdeki en yılışık ifadeyle takdim ettim zarfı, kapıdan. Şaşıran ev sahibemin şaşkınlığının tadını çıkardım birkaç saniye fazladan kapıda dikilerek, sonra evime döndüm tekrar. Televizyonumu uzun bir süre önce satmamış olsam inanıyorum ki televizyon bile seyrederdim bu akşam ama onun yerine ayakkabı dolabından çıkardığım eski gazeteleri okudum. Cinayet haberlerini televizyon eleştirileriyle aynı dikkati vererek geçtim, burçlar köşesinde neşelendim. Uykum geldiğinde ışığı kapattım ve yatağıma uzandım. Mutlu ve hayattan keyif alan bir insan olarak uykuya daldım.

Ertesi sabah erkenden uyandım ve uyanır uyanmaz doğruldum. Şaşkın ve uyku sersemi yüz ifademle yatak odamın duvarlarını seyrettim birkaç saniye, sonra yataktan çıkmadan elimi yastığımın altına soktum ve defterimi çıkardım. Yirmi dakika kadar sürdü yazmam, bereketli bir geceydi, sonra iç huzuruyla tekrar defterimi yastığımın altına soktum ve işe güce ihtiyacı olmayan insanlar gibi tekrar bıraktım kendimi yatağa. Yüzüme mutluluktan kandisini kaybetmiş yılışık bir ifade vererek sırıttım ve kapattım gözlerimi. Uyudum tekrar.

Öğlen saatlerinde yine uyandım. Uyanır uyanmaz ilk hissettiğim şey bu sefer derin bir iç burkulması değil sadece açlıktı. Doymak için yapması gereken tek şeyin ne yiyeceğine karar vermesi olan insanlardan birisiydim nihayetinde, bu yüzden açlık bile keyif vericiydi. Hemen fırladım yataktan ve banyoya giderek bir güzel duş aldım. Hep hayalini kurduğum bir şeydi sabahları kalkar kalkmaz duş almak, televizyon seyrettiğim dönemlerde görürdüm, bazı birbirine benzeyen insanlar her sabah uyanınca duş alırlardı, işlerine güçlerine daha sonra koyulurlardı. Biz çocukken banyo günümüz vardı, pazarlarıydı o da. Beyaz kalıp sabun kokardık Pazar akşamları yatınca, şimdi ne zaman o kokuyu duysam… ne diyorduk; sonra kurulandım güzelce ve giyinip çıktım evden. On dakika kadar yürüdüm caddede, beş dakika kadar da caddeye çıkmak için yürüdüğümü göz önüne alırsak on beş dakika kadar sonra kahvaltı da verdiğini bildiğim nispeten lüks sayılabilecek bir lokantadaydım. Restoran yazıyordu camında şık bir yazıyla ama her yol aynı yere çıkıyordu benim için, caddeyi gören bir masaya oturdum ve siparişimi verdim. Uzun bir kahvaltı olduğunu söyleyebilirim ama tabi ki midem gözlerimden önce doydu. Ardından bir tane de orta şekerli kahve içtim. Sigarayı bırakmamış olsaydım sigara da çok iyi giderdi şimdi ama. Hatta bir an sigaraya yeniden başlamayı bile geçirdim içimden ama vazgeçtim. En azından şimdilik buna gerek yoktu, belki akşam belki yarın, kim bilir? Canım ne isterse yaparım.

Camında restoran yazan lokantadan çıktıktan sonra bir süre yürüdüm cadde üzerinde. Karnım epeyce şişmişti, neredeyse rahatsız edecek kadar beni ama şimdi çok yemenin rahatsızlığıyla günü berbat etmenin anlamı yoktu. Kısa bir yürüyüş iyi gelecekti. Yürürken vitrinlere baktım, güzel kıyafetler vardı vitrinlerde, ama onları üzerimde hayal edemedim. Bu yüzden yürüyüşün sonunda alışveriş yapmaya karar verdim. Caddenin ortalarında bir yerde –epeyce uzun bir caddeydi, bitimine kadar yürümeyi göze almamıştım zaten- yürüyüş olsun diye yaptığım yürüyüşümü sonlandırdım ve gördüğüm ilk mağazaya girdim. Üzerime birkaç kıyafet geçirdim ve her birisi için ayna karşısına geçerek uzun uzun seyrettim kendimi. Size bir sır vereyim mi? Gerçekten beğendim kendimi. İçten içe gurur duydum kendimle. Bu beğeni komik geldi sonradan bana ve gülmemek için sırıtıverdim. Bu daha da komik göründü gözüme ve koyverdim kahkahayı. Tezgahtar bayan kahkahamla beraber yanımda bitti, yardımcı olabilir miyim diye sordu. Kendimi toparlamaya çalışarak evet dedim, bu güzel kıyafetleri almak istiyorum ben. Beni kendime bile sevdirdi bu güzel kıyafetler.

Elimde poşetlerle çıktım mağazadan. Hemen gözlerim bir berber aradı. Camında saç tasarım merkezi yazan bir dükkana girdim ve traş oldum. Tepemdeki, bu yaşıma rağmen kırlaşmaya başlamış üç tel saçla o kadar vakit geçirdi ki kendisine saç tasarımcısı diyen berber, ona yüklü bir bahşiş bırakmak zorunda kaldım çıkarken.

            Evime en yakın marketten de biraz alışveriş yaptım, abur cubur, temizlik malzemeleri, şampuan filan. Sonra evime döndüm ve bu sefer duş deyip de geçilemeyecek, çocukluğumdaki yıkanmaları hatırlatacak epeyce uzun bir banyo yaptım. Kurulandıktan sonra salonda oturdum, başımı koltuğun arkalığına yasladım ve tavanımı seyrettim. Ne düşündüm, ne de düşünmedim. Hayat dedim kendime, güzel, hem de çok… tadını çıkar…

            Öğleden sonra tekrar çıktım dışarıya, beş dakika kadar yürüdüm ve caddeye geldim, caddede de yürüdüm birkaç dakika, belki acıkıp acıkmadığımı düşündüm. Bir sonuca ulaşamadığım için bir şeyler atıştırmaya karar verdim. Akşam yemeği için iştahımı kesmesin diye hafif bir şeyler yedim. Sonra malum otobüse bindim ve malum yere gittim. Bir çay bahçesine oturdum, ikindi kahvesi ısmarladım, uzakta açık olan televizyonla hasret gidererek içtim kahvemi. İnsanları gördüm orada, sağ üst mü sol alt mı köşede ne, tekrar yazıyordu. Ayakta dikiliyordu insanlar, başka insanlar da vardı ve onlar oturuyordu. Oturanlar ayaktakilerden sayı olarak azdı. Başkaları da vardı ve hepsinden çoktu bu başkaları ve onlar da oturuyorlardı ve sürekli gülüyor ve alkışlıyorlardı. Neler olduğunu öğrenmek istedim ama o kadar keyifliydim ki, televizyonun olduğu yere doğru yürümek, masa değiştirmek, bari sesi gelsin diye garsona sesi açmasını rica etmek, bunların hiçbirisi içimden gelmedi.

            En az olanlar ve oturanlar kendilerinden çok olup da ayakta duranların her birisi için sırayla bir şeyler söylüyorlardı, kızmış gibi, azarlar gibi konuşuyorlar sonra dalga geçer gibi gülüyorlardı. Kendilerinden çok olup da ayakta duranların istisnasız hepsi bu oturan azınlığın karşısında ezilip büzülüyor ve kızarıp bozarıyorlardı. Bazısı ağlıyor, gözlerini filan siliyordu hemen. Bazısı da sırıtıyor da sırıtıyordu. Anlamsızdı bu olanlar, ne olduğu anlaşılmıyordu. Mahkeme olamayacak kadar lüks ve ışıklarla bezeli bir salondaydılar, stüdyo filan olmalıydı orası, ama mahkemeden beterdi sanki. Arena desem… diğerleri de, hani şu hepsinden çok olanlar ve her şeyi oturduğu yerden seyreden, gülen ve eğlenen, gülerek ve eğlenerek seyredenler ise alkışlıyorlardı her fırsatta, bu olan biteni. Doğrusu ben bir anlam veremedim, ayaktakilerin yerinde olsam, oturanlardan çoklardı, çökerdim tepelerine. Yok seyredenlerden olsam, onlar en çoktu. Garsonun yaklaşmasını fırsat bilip kaldırdım elimi, yaklaşan genç adama sordum, televizyonu göstererek, bu ne dedim, ne oluyor orada? Yarışma ağabey dedi çocuk, ben de katılacağım, haftaya elemeler var. Vay dedim, şaşırmıştım ya da garson o kadar iştahlı söylemişti ki bir şey daha sorayım istemiştim. Ne oluyor katılınca, yani kazanınca ne veriyorlar? Genç garson saf mışım gibi baktı bana; rüyalarına kavuşuyorsun ağabey.

            Kahkaha attım, sen dedim bana bir tane sigara alsana şuradan, üstü de senin olsun. Sonra çay bahçesinin içinden göğe uzanan ağaçların dallarında ufalanan rüzgarı hissetmeye çalışarak geleceğimi düşündüm. Mutlu oldum. Rüya gibiydi. Hep böyle yaşamak…

            Sigara paketini açtım ama sigara çıkarmadım.

            Çay bahçesinden tam vaktinde çıktım, hızlı hızlı yürüyerek malum yere doğru gittim. Zamanında yetişmiştim, yeni dağılıyordular daha. Bir köşeye sindim kaldım ve izlemeye başladım. Bu kalabalık içinde bile olsa nasılsa göreceğimi biliyordum. Sonra da gördüm zaten, meydandan cadde tarafına doğru yürüyordu, yarım bırakılmış bir şiire benziyordu, elinde T cetveli. Yanında uzun ince bir adam yürüyordu, samimi görünüyorlardı, hem yürüyor hem gülüyorlardı. Sindiğim köşeden çıktım ve ona doğru yürümeye başladım, tam karşı yönden. Hemen gördü beni, gözleri açıldı iri iri ve gülümsedi, iki üç adımda karşı karşıya geldik, adımı söyledi nerelerdesin sen der gibi, sarıldık. Beyaz kalıp sabun kokmuyordu tabi ki ama, bana yine öyle kokuyormuş gibi geldi. Yanındaki uzun ince adamla tanıştırdı beni, bu dedi yeni geldi bölüme arkadaşım, bu da dedi beni göstererek, bizim sınıftaydı, niye bilmem bıraktı okulu geçen ay. Tebessüm ettim, memnun oldum dedim. Birkaç dakika konuştuk ayaküstü sonra tutmayayım sizi diye ekledim. Gitsinler istedim, kendilerine ait hayatlarına, acımasın daha fazla kimsenin canı.

            Birlikte yürüyüp gittiler ve sigarayı yaktım. Başımı döndürdü, ama artık her şey başka türlüydü. İçimde kalanların örttüm üzerini üşümesinler diye ve döndüm evime.

Ertesi sabah, bir ertesi sabah ve daha ertesi sabahla beraber, o geceyi takip eden ve birbirinin ardı sıra gelen yirmi bir sabah yataktan kalkınca hep aynı şeyi yaptım. Patronumun zarfla beraber sehpama bıraktığı ve yastığımın altında sakladığım küçük deftere gece gördüğüm rüyaları hatırlayabildiğim kadarıyla bütün ayrıntılarına kadar yazdım. Yirmi birinci gecenin ve sabahın sonrasında son rüyaların da deftere geçirilmesiyle beraber işimi tamamlamış olmanın güveniyle arkama yaslandım. Sigara kullanıyor olsaydım sigara bile yakardım ama onu da maliyet sorunu nedeniyle uzun bir süre önce bırakmış olduğum için demli bir keyif çayı içmekle yetindim, bir tek dalı içilmiş sigara paketime ilişmedim. Yirmi bir gün önce bir tek sigara içmiş olmam sigaraya başlamış olmam demek olamazdı, hayattaki güzel istisnalar çirkin kaideleri bozamazdı. Sonra çıktım evimden ve işverenimin verdiği adrese doğru yol aldım. Yolumun uzun sürdüğünü söyleyebilirim, belki yaptığım şeyin hazzına tam manasıyla varabilmek için yürüyerek gitmeyi tercih ettiğimden. Tam söylediği gibi kocaman bir iş yeri vardı işverenimin. Beni görünce birden heyecanlandı. Sekreteri geldiğimi ve bekleme salonunda olduğumu söylediği halde hem de. Masasının başında ayağa kalkmıştı odasından içeriye girdiğimde. Hemen bana doğru yürüdü ve içtenlikle elini uzattı. Ben de uzattım, tokalaştık ve bu sanki bir tür güven anlaşması oldu aramızda. Hiçbir şüphem olmadığını göstermek için dudaklarımı becerebildiğim ölçüde yayarak tebessüm ettim. Ne tebessümü, basbayağı sırıttım. Oturmamı rica edince de oturdum, rahat olduğumu gösterebilmek için de arkama yaslandım. Otuz saniye geçmeden mini etekli ve gördüğüm en uzun bacaklara sahip genç bir kız pırıl pırıl fincanlarda kahve ikram etti. Kahvemi aldım ve keyifle yudumlamaya başladım. “Beni anlıyorsun değil mi, ne yapmak istediğimi anlıyorsun…” dedi işverenim sonra. Başımı salladım, “Bunları konuştuk, sizi anlıyorum. Ayrıca anlamam da gerekmiyor zaten,” dedim. “Yo yo,” dedi. “Anlaman gerekiyor çünkü günün birinde bana çok kızabilirsin. Bir zamanlar ben de senin gibiydim, düşlerimden başka sahip olduğum hiçbir şeyim yoktu…” diye de ekledi. Yine tebessüm ettim ama bu sefer ona göstermek için değil, gerçekten gülümsedim, samimiyetle. “Rüyalarım bana bir şey getirmeyecek, hayat çok değişik, okuduğum kitaplardaki gibi değil artık. Şu an karnımı doyurmak kadar umursadığım bir şey yok,” dedim. “Tabi ki ama dediğim gibi, ben de bir zamanlar senin gibiydim. Bu zenginliğe, bu ihtişama, insanların başarı diye telakki ettiği bu şeye nasıl ulaştım sanıyorsun,” dedi sıkıntıyla ama samimiyetle. Başımı salladım, “Tahmin edebiliyorum, masumiyetinden şüphe edilmesi gereken bir zenginliğiniz var,” dedim. “Ama bunları düşünmeyin artık, alın ve hayatın tadını çıkarın.” Ve elimdeki defteri uzattım işverenime büyük bir kararlılıkla. Gözleri parladı, hemen uzandı ve aldı elimden defteri. Kalktı yanımdan ve masasına geçti, okumak için sabırsızlanıyor gibiydi. Çekmecesinden bu sefer daha büyük bir zarf çıkardı ve masanın üzerinden sürdü benim olduğum tarafa doğru. Kalktım ve aldım masanın üzerindeki zarfı. Son bir kez gözgöze gelmek istedim işverenimle bilmem neden. Kaçındı o, bilmem neden. “Rüya, rüyalarını satan insanlara tenezzül etmez bir daha,” dedi bana bakmadan. Yine sırıttım, rüyalarını satan insanların tamamının yaptığı gibi, “Bir daha rüya görmeyeceğimi biliyorum,” dedim. “Ama bu para bana yetecek. Sizin gibi zengin ve mutlu bir insan olacağım. Günün birinde rüyalara ihtiyaç duyarsam… sokaklarda rüyalarını satmak durumunda olan benim gibi binlerce genç var. Bulurum bir tanesini. Sorun olmaz…”

Arkamı döndüm, işverenim o sırada benim bakir rüyalarımı okuyarak uzun yıllar önce yitirdiği bir değerin tadına varma çabasına girişmişti bile. Şaşırtıcı değil mi, benim umurumda bile değildi.

 

 

 

 

 

GÜRAY SÜNGÜ

ÖZGÜR EDEBİYAT 2007

PENCEREDEN...

1/2/2008 · Kategori: roMAN

Yalnızlık kati.

Başka bir şekli yok hayatın, bu işte. Ummak gereksiz bir iyimserlik. Belki de son hayalkırıklığımızı sakladık cebimizde biryerlere. Yine de o kadar çok hayalkırıklığı var ki bizi bekleyen. Olsun...

Yağmur yağıyordu. Balkonda oturuyordu. Sokak ıslak, arabalar var, onlar da ıslak. Pencereler kapalı, yağmuru sevmiyorlar, yağmurdan çekiniyorlar. Yüzü ıslak. Çocuklar çıkmıyordu ne zamandır sokağa. Onları bekliyordu. Çocukların sokağa çıkmasını bekliyordu. Uzun sürecekti. Zaten uzun sürüyordu, herşey. Bitmek bilmiyordu. Yeniden yapamazdı. Beklemek zorundaydı. Gelene kadar. Gelecekti elbet. Her canlı bir gün ölümü tadacaktı. Çocukları bekliyordu bu yüzden, onların oyunlarını seyrederken hızlı geçiyordu zaman. Çocukların oyunlarını izlerken, kendisinin hiç oynamadığı oyunları seyrederken ve onların oyunları bittiğinde, her oyunun zamanı geldiğinde biteceğine biraz daha inanarak, bu inançla beklemeye devam ederek... üşüme... sakın korkma...

 

PENCEREDEN

GÜRAY SÜNGÜ

ROMAN

176 SY

BİRHARF YAYIN

« Önceki :: Sonraki »